KÜLTÜR SANAT

83 yıl sonra bile dünyayı büyülüyor: Kürk Mantolu Madonna

Sabahattin Ali’nin askerde çatlak bileğiyle kaleme aldığı Kürk Mantolu Madonna, bugün sınırları aşarak dünyanın dört bir yanında milyonlarca okura ulaşan küresel bir fenomene dönüştü. Berlin sokaklarından Penguin Modern Klasikler listesine uzanan bu yolculukta; Maria Puder’in özgür duruşu ve Raif Efendi’nin sessiz trajedisi, nasıl oldu da Batı dünyasının kendi modern yalnızlığıyla yüzleştiği bir ayna haline geldi?

Kürk Mantolu Madonna "Neden her kuşak Raif Efendi’de kendinden bir parça buluyor? Sabahattin Ali’nin kadınsı ruhu yücelten, erkek egemen toplumu eleştiren ve 'insan' olmayı aşkla tanımlayan kalemine dair sarsıcı bir inceleme. Bir tablodan başlayan hayalin bir trajediye dönmesini Sabahattin Ali'yi "Bir Deha Muharrir" kitabıyla kaleme alan Ufuk Karaman ile konuşuyoruz.

Kürk Mantolu Madonna, Türkiye’de yayımlandıktan onlarca yıl sonra dünya çapında bir okur kitlesine ulaştı. Sizce Batı dünyası bu romanda kendi modern trajedisine dair ne buldu da bu kadar sahiplendi?

Kürk Mantolu Madonna, edebiyat eleştirmenleri tarafından kısa roman yani novella olarak değerlendirilmiştir. Ali, bu romanı 1928-1930 yılları arasında Almanya’daki döneminden esinlenerek yazmıştır. Arkadaşı Pertev Naili Boratav’ın söylediğine göre romana ilk olarak Lüzumsuz Adam ismini vermiş, ancak z ve s harflerinin çatışmasını beğenmediği için bu isimden vazgeçmiştir.

Romanın ilk sayfasını arkadaşına gösterdiğinde “28” olarak başladığını görmüştür. Arkadaşı, “28”in aslında sevdiği kadının, yani Kürk Mantolu Madonna’nın yaşı olduğunu belirtmiştir. Yine yakın arkadaşı Niyazi Ağırnaslı’nın bilgisine göre, askerlik döneminde Belgrad Ormanları’nda at koştururken attan düşüp kol bileği çatlamıştır. Günlerce çadırdan çıkmamış; su ısıtıp çadıra koyarlarmış, o da çatlamış şiş kolunu sıcak suya daldırır ve bir taraftan da Kürk Mantolu Madonna’nın tefrikasını tek eliyle yazmaya çalışırmış.

1943 yılında Remzi Kitabevi tarafından ilk basımı yayımlanmış; Varlık Yayınları 1966, Bilgi Yayınevi 1976, Cem Yayınevi 1981, Yapı Kredi Yayınları ise 1983’te basmıştır. Madonna in a Fur Coat adıyla 2016 yılında Penguin Yayınevi tarafından Modern Klasikler serisi kapsamında basılmıştır. Eşi Aliye Hanım’ın söylemiyle, “Gazeteye tefrika yetiştirirken evde misafir de olsa odada bir kenara çekilip gazeteye yetiştirirdi.”

“Sabahattin Ali’nin görkemli bir edebiyatı var. Eserleri bu toplumun çığlığı olarak okunmalı” diyen Selim İleri’yi anmadan geçemeyeceğim.

Bu bilgiler ışığında; eserlerinde arı bir dil kullanan yazar, insanın iç dünyasına dair samimi anlatımı, yabancılaşmayı sade bir dil ile anlatması, erkek egemen toplumdan kadınların güç elde etme aşamasına geçişte yaşanan değişimleri işlemesi, modern yalnızlığı ve yabancılaşmayı betimlemesi, olayları gözlemlemesi ve hümanist (insancıl) çağrılarda bulunmasıyla dikkat çeker. Her şeyden önemlisi, aşkın yüce ve asil bir duygu olduğuna ve insanın kişiliğinin bütünleşmesine yardım edeceğine inandığı için okur kitlesi günden güne artmaktadır. Sabahattin Ali evrensel bir yazardır; bu önemli bir gerçektir.

Kitaba adını veren “Madonna delle Arpie” isimli tablo, Andrea del Sarto tarafından yapılmış ve 1517 yılında Rönesans sanatına katkı olarak gösterilen en büyük resimlerden biri olarak kabul edilmiştir. Floransa’daki Uffizi Galerisi’nde bulunmaktadır. Sabahattin Ali’nin 1943’te yayımladığı Kürk Mantolu Madonna adlı romanındaki Maria Puder karakteri, Madonna delle Arpie tablosundaki Bakire Meryem’e benzetilerek tasvir edilmiştir.

“RAİF EFENDİ, RAİF EFENDİ OLARAK ÖLMÜŞTÜR”

Romanın özellikle genç kuşaklar arasında, sosyal medya üzerinden yeniden keşfedilmesini nasıl yorumluyorsunuz? Bu ilgi daha çok estetik bir merak mı, yoksa Raif Efendi’nin içe kapanıklığında bugünün gençleri kendilerinden bir parça mı buluyor?

"Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır. Aradan aylar geçtiği halde bir türlü bu tesirden kurtulamadım."
Anlatıcının, okuru Raif Efendi ile tanıştırdığı cümle budur. Bu başlangıç cümlesinden sonra, Raif Efendi’nin not defterinden gelen şu söylemle kişiliğini ve yaşadığı maceraları öğrenmeye başlarız: "Dün başımdan garip bir hadise geçti ve bana on sene evvelki başka birtakım hadiseleri yeniden yaşattı."

Raif Efendi resme yetenekli bir karakterdir ve anlatıcının anlatımına göre en büyük zevki “hülyalara dalmaktır.” Raif Efendi, “Kürk mantolu bir kadın portresinin önünde mıhlanmış gibi durması” ve “hiçbir kadında görmediği garip, vahşi, biraz mağrur ve çok kuvvetli bir ifade”yi gösteren Maria Puder ile tanışır; tekrar karşılaştıklarında onun gerçek yüzünü görür ve bu, Raif Efendi’yi öylesine sarsar ki, “aslını görmek kudretini gözlerinden alacak kadar” etkilenir.

Peki, yazar neden hep Raif Efendi olarak yazmıştır; hiç düşündünüz mü? Neden Raif Bey değildir? Lüzumsuz bir adamdır ya da öyle görmek istemiştir yazar. Raif Efendi, Raif Efendi olarak ölmüştür. Okurların Raif Efendi ve Maria Puder’de kendilerinden bir parça bulması, onların bir ruhlarının olduğunu göstermesi, aradan 83 yıl geçse de bu romanın eskimeyeceğini ortaya koymaktadır.

“SABAHATTİN ALİ KADINSI ÖZELLİĞİ YÜCELTMİŞ, ERKEK EGEMEN TOPLUMU ELEŞTİRMİŞTİR”

Romanın yeniden yükselişini tetikleyen temel sosyokültürel dinamik sizce nedir? Modern insanın kalabalıklar içindeki yalnızlığına bir karşılık mı sunuyor, yoksa kaçırılmış ihtimallere yazılmış bir ağıt mı?

İş yaşamında, ressamlara ait tabloların bulunduğu ve sergilendiği galeride Kürk Mantolu Bir Kadın portresini gören Raif Efendi, her gün galeriye gitmekte ve kapanış saatine kadar tabloyu seyretmektedir. Raif Efendi’nin aradığı kadın, işte budur; aradığı, özlemini çektiği ve tablo aracılığıyla bulmaya çalıştığı kadın olduğunu fark etmiştir. Raif Efendi’nin Maria Puder’e karşı duyduğu aşk güçlüdür. Maria’nın tavırları ise mesafelidir; bunun nedeni, Maria’nın sevmek yeteneği ve güven konusunda yaşadığı zorluklardır.

Kısa bir süre için aşıklar, dünyanın renklerini keşfetmeye başlamış ve aşkı, yaşamı doyasıya birlikte yaşamışlardır. Ta ki Raif Efendi, babasının ölüm haberini alana kadar. Ardından mektuplaşmalar başlamış, ancak Maria’dan gelen mektuplar birden kesilince, Raif Efendi her yolu denemesine rağmen ona ulaşamamış ve bu durum psikolojik bir travma yaratmıştır. Evlenip çoluk çocuğa karıştığında ise, robot gibi yaşamaya başlamış ve kendisini yaşamda lüzumsuz görmüştür.

Alman dostundan Maria’nın hamile olduğunu, çocuğunu doğurmak için hastalığının tedavisini istemediğini ve bu nedenle öldüğünü öğrenmiştir. Bundan sonra Raif Efendi, kendini suçlamaya başlamış ve içten içe tükenmiştir. “Nefsimi ebedi bir yalnızlığa mahkum etmeye mecburum” diyerek, anlamsız yaşamının son bulması için çabalamıştır. Anlatıcıya, on yıllık ömründe dertlerini paylaştığı kişiye sırlarının bulunduğu defteri emanet etmiş ve son yolculuğa uğurlanmıştır.

1928’li yıllarda yazdığı bu kısa romanda yazar, uzun süredir yazma isteğini ve arkadaş çevresine de açıkladığı kafasındaki planı gerçekleştirmiştir. Yazar, kadınların kadınlıklarını algılamayıp kendilerini nesne olarak görmenin insan olmaktan daha kolay olduğunu Maria’ya söylettirmiştir. Atilla Özkırımlı’ya göre: “Raif, birçok yönüyle kadınsı ise Maria’da erkeksidir.” Burada Sabahattin Ali kadınsı özelliği yüceltmiş, erkek egemen toplumu eleştirmiştir. Maria’ya söz hakkı vererek toplumun cinsiyet kavramını, cinsiyet rollerini sorgulatmış ve ataerkil toplumu ile gelenekleri eleştirmiştir.

Yazarın bu yazdıklarını anlayan ve hisseden kadınlar ve erkekler, kendilerinden bir şeyler bulacak; yazarı ve kitabını zirveye taşıyacak ve en çok okunanlar listesinde birinci sıraya yerleştireceklerdir.

Sabahattin Ali, Konya’da 17 Ekim 1932’de yaptığı bir konuşmada şöyle demiştir:

"Kadın bir erkeğe varmaz, kadın bir erkeğe verilmez ve bir erkek bir kızı almaz. Almak, vermek; bu tabirler kadını kıymetten düşüren, ona ahlaki mahiyeti veren şeylerdir. Ve her şeyden evvel bu zihniyeti kadınlarımız kafalarından çıkarmalıdır. Bilmelidirler ki iki cins, birbiriyle hayatlarını birleştirirken yuvaya getirdikleri aynı kıymette şeylerdir ve koca mal sahibi değil, hayat ortağı demektir. Bu hukuk müsavatı kadınlarımızın şuurunda yer ettikten sonra, onların kuvvetli ve hakiki bir insan olmak için dimağı ve fikri sahada da yükselmek isteyecekleri tabiidir. Memleketimizin kadın ve erkeklerini, biri diğerini sürükleyen ve taşıyan değil, el ele ve aynı tempoda yürüyen iki mahluk olarak göreceğimiz günün uzak olmamasını dilerim."

Görüldüğü gibi, Kürk Mantolu Madonna’daki söylemler ile bu konuşmadaki fikirler birbirini tamamlamaktadır; kadın-erkek eşitliği, bireysel özgürlük ve aşkın yüceliği temaları, Sabahattin Ali’nin hem romanında hem de düşünce yaşamında tutarlılık göstermektedir.

Raif Efendi’nin pasif direnişi ile Maria Puder’in dönemine göre son derece özgürlükçü duruşu, farklı kültürlerden okurlarda nasıl bir karşılık buluyor?

Yazar, kendi özgürlükçü duruşunu karakterlerine derinden işlemiştir. Romanlarında ve hikayelerinde kahramanlarının en derin yönlerine kadar uzanmayı başaran bir yazar, ancak bu denli güçlü eserler ortaya koyabilir ve mesajını verebilir. Artık anlamak ya da anlamamak okurlara kalmıştır.

10 Ağustos 1933 tarihinde Sinop Cezaevi’nden Ayşe Sıtkı İlhan’a gönderdiği mektupta, kendisiyle ilgili özgüvenini de gösteren bir durumu açıklığa kavuşturmuştur:

"Ben nedense yazılarımda doğrudan doğruya, bilvasıta, hep kendimden bahsediyorum. (…) Ben bir kere korkak değilim ve kendime güveniyorum; sonra da yüz muhtelif eserde, yüz muhtelif adam yaratsam, her birine kendimden birer parça verebilecek kadar doluyum. Ve bu yüz adamın hepsi de kuvvetli olur. Çünkü, ben içimde birçok insanların aynı zamanda ve aynı kudretle yaşadıklarını duyuyorum."

Sabahattin Ali’nin trajik sonunu bilmek, okurun Raif Efendi’ye bakışını sizce nasıl etkiliyor? Yazarın kendi hayatındaki engellenmişlik duygusu romanın melankolisine ne ölçüde sızmıştır?

“Bir Deha Muharrir” adlı kitabımda da belirtildiği gibi, hem kitaba adını verme hem de Yeni Edebiyat Dergisi’nde yapılan bir söyleşide, Sabahattin Ali yalnızca realist yönüyle anılmaması, aynı zamanda romantik yönleriyle de bilinmesi ve değerlendirilmesini istemiştir.

Romanda anlatıcı ile Raif Efendi’nin dostluğu ve diğer roman ve öykülerindeki gerçek, yaşamış karakterleri yazması dikkat çekicidir. Örneğin Kuyucaklı Yusuf romanını yazdığında, Edremit esnafı ve eşrafı (mütegallibenin ortaya çıkan kötülükleri) kendi aralarında bu eser hakkında konuşmaya başlamışlardır.

“Bende hiç tükenmez bir hayat vardı / Kırlara yayılan ilkbahar gibi / Kalbim hiç durmadan hızla çarpardı / Göğsümün içinde ateş var gibi”

Bu şiiri yazan bir şairin melankolisini siz hayal edin. Hatta “Melankoli” şiirinden bir bölümünü paylaşmak, durumu daha iyi anlamamızı sağlayacaktır:

“Beni en güzel günümde / Sebepsiz bir keder alır / Bütün ömrümün beynimde / Acı bir tortusu kalır / Anlayamam kederimi / Bir ateş yakar derimi / İçim dar bulur yerini / Gönlüm dağlarda dolanır”

KÜRK MANTOLU MADONNA’NIN DÜNYADAKİ YANSIMALARI

Eser farklı dillere çevrildiğinde hangi yönleri öne çıkıyor? Romantizm mi, toplumsal eleştiri mi? Çeviri süreci bu romanı bir “Türk klasiği” olmaktan çıkarıp nasıl bir “dünya klasiği”ne dönüştürüyor?

Sabahattin Ali evrensel bir yazardır. Eserleri hangi dile çevrilirse çevrilsin, romanlarına hem toplumsal eleştiri hem de romantizm hâkimdir. Yazar, diğer öyküleri de okundukça daha iyi anlaşılacaktır. "Bir gün, akşamüzeri lambasının ışığı altında kendisine Jacob Wassermann'ın Hiç Öpülmemiş Ağız diye uzun bir hikâyesini okuyordum." Sabahattin Ali; Türkçeye çevrilmeyen Hiç Öpülmemiş Ağız kitabının yazarı, Alman edebiyatının ahlaki coşkusu yüksek ismi Jacob Wassermann’ı Kürk Mantolu Madonna adlı eserinde anmıştır.

İtalyan piyanist ve besteci Enrico Toselli'nin "Serenata 'Rimpianto' Op.6 No.1" (Toselli'nin Serenatı) adlı eseri romanda adı geçen önemli bir unsurdur. Sabahattin Ali, sanatçı kişiliğini romana bu gibi değerlerle yansıtan bir yazardır. Yine romanda, karakterlerin Wannsee Gölü’ne gittikleri sahnede Alman şair Heinrich von Kleist'ın yaşamına son vermesinden söz edilir. Kleist; tıpkı kendisi gibi herhangi bir yaşam amacı kalmamış Henriette Vogel adındaki Alman bir kadın müzisyen ile birlikte olmaya başlar. Aralarındaki ilişki tutkulu bir aşka dönüşür.

Vogel, 1808 yılında başlangıç aşamasında olan rahim kanserinin Kasım 1811'de ciddi bir boyuta ulaştığını öğrenir. Durumu Heinrich'e anlatır ve korktuğu için Heinrich’den kendisini öldürmesini ister. Heinrich ise Vogel'e birlikte intihar etmeyi teklif eder. İkisi de yaşamak için bir amaç görmez ve bu konuda anlaşırlar. Zira Vogel'e doktorları tarafından çok fazla yaşayamayacağı söylenmiştir. Heinrich ve Henriette, 21 Kasım 1811 sabahında Berlin'de bulunan Kleiner Wannsee Gölü kıyısında birlikte kahvaltı ederler. Ardından Heinrich, önce Henriette'yi tabanca ile kalbinden vurur; ardından silahı kendi ağzına dayayarak tetiği çeker ve yaşamına son verir. Heinrich'in ardında bıraktığı bir sayfalık intihar mektubunda şu sözü dikkat çekicidir: "...Asıl mesele şu ki: Bana bu gezegende hiçbir zaman bir yardım eli uzanmadı."

Sabahattin Ali, bu yazarın kitabını da Almancadan Türkçeye çevirmiştir. Kürk Mantolu Madonna’nın bugünün okurunda bıraktığı duyguyu tek bir cümleyle özetlememiz gerekirse, bu muhtemelen kitaptaki şu cümle olurdu: "İçimde yarı kalmış bir konuşmanın üzüntüsü vardı." (s. 154)

DÜNYA EDEBİYATINA HAKİM BİR YAZAR

Eşinin ifadesiyle “konuşmadığı her an okuyan” bir yazardan söz ediyoruz. Dünya edebiyatına, özellikle Alman ve Rus klasiklerine hâkimiyeti, onun yerli ve özgün bir ses kurmasını nasıl etkiledi?

İvan Sergeyeviç Turgenyev'in 1850 yılında yazdığı Lüzumsuz Bir Adamın Günlüğü adlı eserini, Almanya'da bulunduğu yıllarda Almanca olarak okumuştur. Bu kitap Türkçeye ancak 2013 yılında Oğuz Tecimen tarafından çevrilmiştir. Turgenyev, Sabahattin Ali'nin büyük değer verdiği yazarlardan biridir. Ali, ayrıca Alman yazar Heinrich von Kleist'ın San Domingo'da Bir Nişanlanma adlı kitabını da Türkçe’ye kazandırmıştır.

KİTAPLARINDA HER ZAMAN GERÇEK KARAKTERLER BARINDIRIYOR

Sabahattin Ali’nin karakterleri gerçek hayattan izler taşır. Sizce onu “ruh tahlili” konusunda bu kadar güçlü kılan şey neydi?

Sabahattin Ali, öykü ve romanlarında gerçek yaşamdan karakterlere yer veren bir yazardır. Örneğin, Kuyucaklı Yusuf kitabındaki karakterlerin birçoğu gerçek hayatından izler taşır. Yazarın Edremit’te yaşadığı dönemde, Bayramyeri Mahallesi’ndeki evlerinin karşısında oturan Terzi Mürvet Hanım'ı bir karakter olarak eserlerine taşıması bunun en somut örneklerinden biridir. Terzi Mürvet Hanım, aynı zamanda yazarın "Gramofon Avrat" öyküsünde Azime'yi giydiren kişi olarak karşımıza çıkar.

Bu kitabı okuyan genç bir okurun, Sabahattin Ali’yi özellikle hangi yönüyle tanımasını istersiniz?

"Aslını görmek kudretini gözlerimden alacak kadar mı beni sarmıştı?" Bu cümle, Raif Efendi’nin tabloyu gördüğü andaki ifadesidir. Tam bir melankoli örneği olan bu sözleri okurken, sanki onları Raif Efendi değil de bizzat Sabahattin Ali söylüyormuş gibi hissedilir.

“ÖNCÜ BİR YAZAR”

Sabahattin Ali denince aklınıza gelen ilk sıfat?

O, kelimenin tam anlamıyla "öncü bir yazar"dı. Aslında bu bir niteleme ama onu tanımlamak için bu ifadeyi kullanmak zorundayım. Öyle öncü bir kalemdi ki dönemin diğer yazarları, Sabahattin Ali’nin yeni bir kitabı çıkacağı zaman büyük bir merak ve heyecanla beklerlermiş. Bu, şüphesiz ki gerçek bir dehanın göstergesidir.

“KÜRK MANTOLU MADONNA’DA YALNIZCA AŞK DEĞİL…”

Kitabınızda ondan ‘bir deha muharrir’ olarak söz ediyorsunuz. Bu dehanın Kürk Mantolu Madonna’daki en somut izi sizce nerede?

Sorunuz hem çok özel hem de yanıtlaması zor bir soru; ancak cevabı oldukça güçlü. Sabahattin Ali, gözlem gücü en üst düzeyde olan yazarlardan biridir. Kızı Filiz Ali, babasını anlatırken bu yönüne şöyle ışık tutar: "Babam, saatlerce bir lokomotifin nasıl işlediğini incelerdi." Yine "Köprüde Sabah" şiirini yazabilmek için köprüde yatarak o atmosferi bizzat solumuş ve şiiri öyle kaleme almıştır.

1928-1930 yılları arasında Almanya’da kalan yazar, bu süreçteki birikimini ve gözlemlerini 1943 yılında yayımlanan Kürk Mantolu Madonna’ya aktarmıştır. Berlin’de kısa süre kalmasına rağmen Almanların İkinci Dünya Savaşı’na yol açacak bir sürece girdiklerini öngörecek bir dehaya sahiptir. 5 Şubat 1948 tarihli son yazısında dile getirdiği "En büyük tehlike bugünkü ehliyetsiz iktidarın devamıdır," ifadesi de usta yazarın yaptığı isabetli bir durum tespitidir.

Kitapta geçen "Bismarck gibi demir iradeli bir adamın iş başına geçmesi" arzusu üzerinden yapılan analizler, aslında Hitler gibi bir figürün gelişine dair yapılan sarsıcı bir saptamadır. 19. yüzyılda Alman birliğini kuran ve "Demir Şansölye" olarak anılan Otto von Bismarck’ın "kan ve demir" politikasına yapılan atıflar, Sabahattin Ali’nin siyasi dehasını gösterir. O, sadece bir aşk hikayesi anlatmaz; bir sosyal psikolog veya tarih araştırmacısı titizliğiyle İkinci Dünya Savaşı’nın ayak seslerini duyurur.

Kürk Mantolu Madonna’da yalnızca aşk değil; yabancılaşma, yalnızlık, ataerkil düzene başkaldırı ve erkek egemen cinsiyetçi yaklaşımlara karşı net bir tavır vardır. Her şeyden öte, bir tablodaki kadına aşık olacak kadar derin bir melankoli ve romantizm mevcuttur. Edebiyatımızda bu durumu onun kadar güçlü işleyen başka bir yazar yoktur. İşte bu yüzden o bir dehadır ve hâlâ en çok okunanlar listesindedir.

Yazarın yakın dostu Behice Boran, zamanında bu eseri eleştirerek; "Sabahattin Ali bu kitabı yazmamış olsaydı, romancı ve hikâyeci olarak bir şey kaybetmiş olmazdı," demiştir. Ancak bugün yaşasaydı, muhtemelen bu düşüncesini değiştirecekti. Bir dönemi ve insan ruhunu aşkla bu denli ustaca harmanlayan bir yapıtın okurun kalbindeki yeri, elbette her zaman en değerlisi olacaktır.