UNESCO Barış Elçisi ve Afşar Hanedanı Koruyucusu Emmett Imani, Orta Doğu’da giderek derinleşen ABD-İran gerilimini yalnızca askeri bir çatışma olarak değil, küresel sistemi dönüştüren çok katmanlı bir mücadele olarak ele aldığı dikkat çekici bir analiz kaleme aldı. Imani, klasik savaş tanımlarının ötesine geçen bu sürecin, doğrudan cephe hattından ziyade ekonomik, enerji ve jeopolitik ağlar üzerinden şekillendiğini vurgularken; çatışmanın etkilerinin yalnızca taraf ülkelerle sınırlı kalmayıp küresel dengeleri de derinden sarstığını ifade etti.

Iran Abd-1

İşte Imani'nin kaleme aldığı o yazı:

Bu savaşın sonucu dünyayı şaşırtıyor.

Amerika'ya saldırmıyor. Amerika'nın dayandığı şeylere saldırıyor.

Doğrudan konuşayım. İzlediğimiz şey klasik anlamda bir savaş değil. Eğer hâlâ eski bakış açılarıyla bakıyorsanız öyle görünebilir. Eğer belirleyici bir darbe, bir teslimiyet ya da “bu taraf kazandı” diyecek bir manşet bekliyorsanız, zaten olup bitenin gerisinde kalmışsınız demektir. Bu başka bir şey. Yavaş, yıpratıcı, çok katmanlı bir baskı sistemi. İran ve Amerika Birleşik Devletleri birbirlerini aktif olarak zayıflatıyorlar, ama aynı boyutta değil. Ve bu fark her şey demek. Çünkü savaş alanı ortak değil. Kısmen örtüşüyor, ama aynı değil.

İran Amerika’ya saldırmıyor. Amerika’nın dayandığı sisteme saldırıyor. Analistlerin açıkça söylemekte zorlandığı nokta bu. İran, ABD ordusunu doğrudan yenmeye çalışmıyor. Bu irrasyonel olurdu. Bunun yerine, Amerikan gücünün küresel ölçekte işlemesini sağlayan ekosistemi hedef alıyor. Ve bu ekosistem Körfez üzerinden çalışıyor. Suudi Arabistan. Birleşik Arap Emirlikleri. Katar. Bunlar sadece müttefik değil. Amerikan ekonomik sisteminin uzantıları. Enerji akışları, egemen varlık fonları, yatırım sermayesi, lojistik koridorları. Bu düğüm noktalarındaki istikrarı ortadan kaldırırsanız, Amerika’yı doğrudan vurmazsınız ama onu besleyen sistemi istikrarsızlaştırırsınız. Olan tam olarak bu.

Hürmüz Boğazı üzerindeki baskı sembolik değil, yapısaldır. Kısmi bir kesinti bile petrol piyasalarında, deniz sigortasında ve küresel fiyatlandırma modellerinde şok etkisi yaratır. Tepki, olay tamamen gerçekleşmeden önce ortaya çıkar. Beklentinin gücü budur. Aynı zamanda İran altyapıya hedefli baskı uyguluyor. Su. İnsanlar bunu küçümsüyor. Etmemeliler. Körfez’de su bir kaynak değil, hayatta kalmadır. İçilebilir suyun büyük kısmı deniz suyunun arıtılmasından gelir. Bu tesisler merkezi, açık ve tam korunması zor yapılardır. Tek bir kesinti sadece mühendislik sorunu değildir. Günler içinde sivil krize dönüşür. Ve bir şehir böyle bir baskı hissederse, istikrar hızla yok olur.

Şimdi bunu sermaye ile bağlayın. Aynı Körfez ülkeleri, Amerikan ekonomisinin geleceğine en büyük yatırım yapan aktörler arasında. Yapay zekâ altyapısı, veri merkezleri, teknoloji ekosistemleri. Petrol gelirlerinden milyarlar ABD piyasalarına akıyor. Bu teori değil. Sistemin finansal kan dolaşımı. Bu ülkeler kendilerini tehdit altında hissettiğinde, sermaye tereddüt eder. Her zaman çıkmaz, ama yavaşlar. Yeniden düşünür. Hesap yapar. Bu bile başlı başına bir zarardır. İran bunu anlıyor. Stratejisi yıkım değil. Maliyet yüklemektir. Amerikan gücünü sürdürmeyi daha pahalı, daha kırılgan ve daha belirsiz hale getirmek. Dolaylı bir savaş, ama etkileri çok gerçek.

ABD bildiğini yapıyor. Bu hem gücü hem sınırlılığı. Amerika’ya bakın. Tam beklendiği gibi yanıt veriyor. Hava saldırıları. Hassas hedefleme. Füze sistemlerini, drone ağlarını, deniz unsurlarını zayıflatma. İran’ın doğrudan hareket etme kapasitesini sistematik olarak azaltıyor. Bu etkisiz değil. İşe yarıyor. İran’ın operasyonel kapasitesine gerçek maliyetler yüklüyor. Askerler konuşlandırılıyor ama dikkatli şekilde. Tepki vermeye yetecek kadar, tuzağa düşmeyecek kadar. Donanma güçleri Boğaz’ı güvence altına almak, akışı sürdürmek ve kontrol göstermek için çalışıyor. Burada açık bir mantık var.

Ama yapısal bir sorun da var: maliyet denklemi. Düşük maliyetli tehditlere karşı her müdahale, her konuşlanma, her savunma katmanı toplam maliyeti artırıyor. Mesele kapasite değil. ABD karşılık verebilir. Mesele sürdürülebilirlik. Yüksek maliyetli bir sistem, sürekli düşük maliyetli baskıyı ne kadar süre absorbe edebilir? Gerilim burada görünür hale geliyor. Çünkü ABD İran’ın araçlarını zayıflatırken, İran bu araçların kendisine karşı kullanılmasının maliyetini artırıyor. Yani iki taraf da etkili. Ama hiçbiri belirleyici değil.

Bu karşılıklı yıpratma savaşı. Ama beklenen şekilde değil. İran ortamı zayıflatıyor. ABD kapasiteyi zayıflatıyor. Bunlar aynı savaş alanı değil. Birbirini nötrlemiyorlar. Birikiyorlar. Bu da garip bir denge yaratıyor. İstikrarsız hissedilen bir denge. Çünkü öyle. Net bir momentum yok. Son bir hamle yok. Sadece sistemin farklı katmanlarına yayılan sürekli baskı var.

Zamanla başka bir şey daha değişiyor: algı. Amerikan üstünlüğü imajı her zaman hız ve kesinlik ile bağlantılıydı. Çatışmalar uzadıkça, maliyetler arttıkça, tehditler gelişmiş sistemlere rağmen sürdükçe bu imaj çatlamaya başlar. Çökmez. Ama çatlar. Ve bu olduğunda müttefikler farklı düşünmeye başlar. Sessizce. Kendilerini korumaya alırlar. Çeşitlenirler. Daha önce sormadıkları soruları sorarlar. İran’ın stratejisi tam da bu değişimle besleniyor. Askeri olarak kazanmasına gerek yok. Eğer Amerika’nın etrafındaki sistemi daha az istikrarlı, daha az öngörülebilir ve daha az güvenilir hale getirebilirse yeterli.

Hayatta kalmak mesele değil. Dönüşüm meselesi. Açık konuşayım. Ne İran ne de ABD bu savaştan yok olmayacak. Bu tür bir çatışma değil. İkisi de hayatta kalacak. Ama hayatta kalmak düşük bir çıta. Asıl soru, sonrasında nasıl olacakları. ABD güçlü kalacak, ama daha açık hedef olacak. Dolaylı baskıya açık bir küresel sistemi sürdürmenin maliyetinin daha farkında olacak. İran dirençli kalacak, ama zorlanmış halde. Dayanıklılığın da bir maliyeti var. Ekonomik baskı, iç denge, uzun vadeli sürdürülebilirlik. Bunlar gerçek sınırlar. Yani iki taraf da hayatta kalacak. Ama ikisi de değişecek.

Asıl zarar dışarıya yayılıyor. En çok etkilenenler ateş edenler değil, arada kalanlar. Körfez ülkeleri baskıyı şimdiden hissediyor. Enerji altyapısı, su sistemleri, yatırım güveni. Her kesinti, hatta kesinti ihtimali bile davranışları değiştiriyor. Bunun ötesinde enerjiye bağımlı ekonomiler de tepki veriyor. Avrupa. Asya’nın bazı bölgeleri. İthalata bağımlı ülkeler. Sessiz bir acil durum moduna geçiyorlar. Kamuya açık panik yok, ama içeride hazırlık var. Stratejik rezervler gözden geçiriliyor. Tedarik zincirleri ayarlanıyor. Acil planlar devreye giriyor.

Bunu enerji piyasasında hissediyorsunuz. Dalgalanma artık norm. Fiyatlar sadece gerçeklere değil, beklentilere göre hareket ediyor. Sigorta maliyetleri artıyor. Alternatif rotalar araştırılıyor. Uzun vadeli kontratlar yeniden değerlendiriliyor. Bu geçici bir gürültü değil. Yapısal bir stres.

Hürmüz Boğazı artık asla eskisi gibi olmayacak. Bu benim kesin değerlendirmem. Açık kalsa bile. Gemiler geçmeye devam etse bile. En kötü senaryolar gerçekleşmese bile. Çünkü istikrar sadece işleyiş değildir. Algıdır. Ve Boğaz’ın tartışmasız, güvenli bir enerji damarı olduğu algısı artık kırıldı. Bu inanç kırıldığında tam olarak geri gelmez. Ülkeler çeşitlenecek. Rotalar artacak. Bağımlılıklar azaltılacak. Stratejik rezervler büyüyecek. Yatırımlar kayacak. Bir anda değil. Ama sürekli. Ve bu yeterli.

Dünya neden şaşıracak? Çünkü insanlar yanlış sonu bekliyor. Bir kazanan bekliyorlar. Klasik anlamda bir kazanan olmayacak. Bunun yerine yeniden yapılandırılmış bir sistem ortaya çıkacak. Daha az merkezileşmiş. Daha az öngörülebilir. Daha parçalı. Gücün sadece kuvvetle değil, dayanıklılık, uyum ve maliyet etkinliği ile tanımlandığı bir dünya.

Bu Amerikan gücünün sonu değil. Tartışmasız Amerikan üstünlüğünün sonu. Ve bu tek bir alternatifin yükselişi de değil. Daha karmaşık bir şeyin başlangıcı. Daha dağılmış. Daha istikrarsız. Bir anda çökmeyen, ama yavaş yavaş değişen ve bir gün tamamen farklı görünen bir dünya. Ve çoğu insan bunu fark ettiğinde, zaten gerçekleşmiş olacak.

Kaynak: Kanal 6 Haber