Ankara, uluslararası siyasetin ve küresel güvenlik stratejilerinin masaya yatırıldığı tarihi bir NATO zirvesine ev sahipliği yaptı. Dünya başkentleri ve liderleri, krizleri ve yeni güvenlik mimarilerini tartışırken, ülkemizin siyasi iklimi ise ana odaktan uzaklaşarak daha dar kapsamlı ve kendi içinde çelişen tartışmaların gölgesinde kalmıştır. Bu süreçte kentsel mekân, küresel bir organizasyonun sahnesi olmaktan çıkarılıp her zamanki gibi kısır iç siyasetin ucuz bir dekoru haline getirilmiştir. Ulusal siyasete muhalif kesimler, meseleyi yerel yönetimlere normal şartlarda tahsis edilmeyen kaynakların aktarılması üzerinden değerlendirmiştir. Karar alıcıların vitrin oluşturma gayreti ve harcama öncelikleri ekseninde eleştiriler üretilmiştir. Yerel politikalara itiraz eden gruplar ise kente sunulmayan hizmetlere odaklanmıştır. İlgili kitleler, kentsel estetik kaybının mecburen gizlenmeye çalışıldığı iddiasıyla tartışmanın eksenini kaydırmıştır. Her iki yaklaşım da asıl mesele olan kentsel gerçeği okumaktan uzak bir vizyonsuzluk içinde sıkışmaktadır.
Fotoğraf: AA
GÜNDELİK SİYASETİN MEKÂNSAL KÖRLÜĞÜ
İlgili tartışmaların gürültüsü arasında, kentin asıl sahibi olan yurttaşın yaşadığı mekânsal trajedi tamamen görünmez kılınmaktadır. Ülkenin başkentinin en merkezi yerlerinde yaşayan ve çalışan insanlar, organizasyon süresince evlerine hapsedilmiştir. Toplantının tarihi çok önceden belli olmasına rağmen, bahse konu yasakların ve idari izin kararlarının ancak organizasyon yaklaşınca telaşla alınması, idarenin öngörüden ne denli yoksun olduğunu da açıkça göstermektedir. Güvenlik adı altında kentin olağan akışının durdurulması, kentsel altyapının krizleri yönetecek ussal bir tasarımdan yoksun olduğunu ispatlamak için tek başına yeterlidir. Kent, bu deneyimde yaşayan ve nefes alan bir organizma olmaktan çıkarılmış, sadece devlet başkanlarının geçişine hizmet eden mekanik bir kabuğa indirgenmiştir. Güvenlik paranoyası ile kamusal alanların insansızlaştırılması, modern planlama aklının kente yaşattığı en büyük tahribatlardan biridir. Yurttaş, kendi vergileriyle finanse edilen sokaklardan sürgün edilmekte, kentin organik ruhu yapay bir düzenin altında ezilmektedir. Yaşananlar, kentsel alanın nasıl bir dayatma ile yalıtıldığının ispatıdır. Yaşayan ve etkileşim kuran kent kültürü, güvenlik çemberleri arasına sıkıştırılarak boğulmuştur.
GÜNDELİK PRATİKLERİN İHMALİ VE RÖGAR KAPAKLARI
Zirve bittiğinde ve vitrin ışıkları söndüğünde ise başkentin yurttaşları yeniden acı gerçeklikle baş başa kalmaktadır. Kentsel ulaşım, yollardaki çukur ve tümseklerden kaçarak araba sürmeye çalışılan bir çileye dönüşmektedir. Standardı olmayan rögar kapakları arasında bilgisayar oyununda puan toplar gibi ilerlemek sıradanlaşmıştır. Görülmüştür ki kazı çalışmaları sonrası çöken yolların ve bırakılan rögar tümseklerinin zeminle eşitlenmemesi, teknik bir yetersizlik meselesi değildir. İlgili durumun doğrudan doğruya idarenin yurttaşa duyduğu derin saygısızlıktan müteşekkil olduğu bir kez daha ispatlanmıştır. Gelişmiş ülke başkentlerinin aksine, kent içerisinde raylı sistemlerle hareket etmek zaten imkânsızdır. Mevcut eksiklik yetmezmiş gibi otomobil öncelikli ulaşım planlaması da her geçen yıl felakete sürüklenmektedir. Bahse konu altyapı zafiyetleri, 200 yıllık kesintisiz planlama aklının kentin gerçek ihtiyaçlarıyla nasıl bağını kopardığının somut bir kanıtıdır. Bir kentin başarısı, birkaç günlüğüne yaratılan müsamere sahneleri ile ölçülemez. Başarı, sokağın her gün deneyimlenen gerçekliğindedir. Milyonlarca insanın gündelik pratiği hiçe sayılıp sadece protokol geçişleri için makyajlanan yollar, kentsel mekânın nasıl bir illüzyon aracı olarak kullanıldığını ispatlamaktadır. Tasarlanmış söz konusu yapay düzen, kentin doğal akışını tamamen felç etmiştir.
GÖSTERİŞÇİ ALTYAPI VE GERÇEKLİK
Fiziksel kısıtların ve altyapı problemlerinin ötesinde, daha derin bir ekonomik durum ısrarla göz ardı edilmektedir. ABD Başkanı Trump’ın büyük övgüler düzdüğü yollarda, vatandaşların hangi imkânlarla ve nasıl bir ekonomiyle seyahat edebildiği nedense tartışılmamaktadır. Bir kentin yollarının genişliği veya asfaltının pürüzsüzlüğü, güzergahı kullanan bireylerin refah seviyesinden bağımsız bir gelişmişlik kriteri olamaz. Otomobilin deposunu doldurmakta zorlanan, barınma krizinin altında ezilen bir kentli için asfaltın kalitesi yalnızca ironik bir çelişkidir. Söz konusu altyapı yatırımları, yurttaşın satın alma gücü erirken, kentin genel refahına hizmet etmeyen bir biçimde gösteri toplumunun soyut unsurları halini almaktadır. Modern planlama aklının en büyük kibri, kentsel mekânı bir vitrin olarak görmesi ve kıt kaynakları israf etmesidir. Bahsedilen yaklaşım, bütünüyle tepeden inmeci ve irrasyonel bir tasarruftur.
Çünkü, mekânın üretiminde yalnızca fiziksel bir inşa faaliyeti değil kaynakların dağılımı meselesi yatar. Makro ölçekteki gösteriş projeleri, mikro ölçekteki ekonomik koşulları ve yaşantı biçimlerini örtemez. Friedrich Hayek’in de dediği gibi “Memleketin umumi durumuna nazaran nispetsiz bir mükemmeliyet arzeden teknik başarılar; o memleketin imkân ve kaynaklarının kötü kullanıldığını ispat eder”. Bir kentin protokol yollarına harcanan devasa bütçeler, arka sokaklardaki yoksulluğu gizlemeye yetmez. İlgili nispetsiz mükemmeliyet, otoritenin kendini kanıtlama çabasının mekâna yansımasından ibarettir.
DAYATMACI DÜZENİN TARİHSEL SÜREKLİLİĞİ
Yaşanan süreç, kentsel tezatların en kusursuz örneğidir. Ziyaretçilere sunulan steril görüntü, kentin kendi sakinlerine sunduğu gerçeklikle taban tabana zıttır. Gündelik siyasetin dar eksenine odaklananlar, yaşanan sorunların sorumluluğunu yalnızca mevcut yöneticilerde aramaktadır. Oysa bahse konu tartışmalarda temel ayrım, karar alıcılar veya muhalif kesimler üzerinden şekillenmemektedir. Asıl taraf, organik düzenin özgürlüğü ile dayatmacı düzenin hegemonik hükmü arasındaki ezeli çatışmadır. “Modern dünyanın trajedisi, iki zıtlıktan birini silmeden uzlaşmayı becermek yerine; Apollon'un kalıplarıyla Dionysos'un vahşi, coşkulu ve yaratıcı ruhunu tamamen boğmuş olmasıdır.” Bahse konu kadim ikilik, Yunan tragedyasından ibaret değildir. Söz konusu durum, bizim kültürümüzde Mergen ve Kızagan ile de görülebilmektedir. Çünkü evrensel olan isimler değil merkezî aklın katı zihniyeti ile kentlinin doğal etkileşimi arasındaki kadim mücadeledir. Bugün protokol yolları ile koparılan ve yalıtılan arka sokakların makûs talihi, geçmişte de büyük geçit törenleri ile karşımıza çıkmıştır.
Mekânın en güzel ve pürüzsüz asfaltları bugün Donald Trump’a layık görüldüğü gibi 1980’lerde havaalanına yapışan Özal Bulvarı’nın bürokratlarına, 1950’lerde “modernleştirilme” kisvesiyle inşa edilen Cinnah Caddesi’nde yaşayan kent elitlerine veya 1930’larda Roma kalıntıları sürüklenerek açılan Çankırı Caddesi kullanıcılarına da layık görülmüştür. İktidarların isimleri, ideolojileri, mitolojileri veya logoları bütünüyle önemsizdir. Bizi asıl ilgilendiren, yurttaşın ve kentsel hafızanın ilgili şemalar uğruna sürüklenmesi, ezilmesi ve çeperlere itilmesidir.