Annemin ardından: Bir çınar devrildi, gökyüzü biraz daha ıssız kaldı

Pazar akşamıydı... Hani o günün bittiği, akşamın ağır ve kederli hüznünün bir sis gibi şehre çöktüğü, insanın içini sebepsiz bir sızıyla kaplayan o vakit. Gökyüzü yavaş yavaş kararıp herkes evine, sevdiklerinin yanına çekilirken; benim dünyamın en parlak ışığı, sığınağım, canım annem son nefesini verdi. Hastane odasının o insanı üşüten beyazlığı, makinelerin kalbi yoran o mekanik sesleri ve koridorlarda yankılanan o ağır, vakur sessizlik arasında bir ömür bitti; sessizce, bir devir kapandı.

Yıllardır astım hastalığıyla daralan o göğüs kafesi, her atışında yorgunluğu hissedilen o koca çınar, sonunda emaneti asıl sahibine o pazar akşamı teslim etti. Hani Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor ya; "Dünya müminin zindanıdır," diye... Annem o hastane odasında bir nefes için çırpınırken, aslında o zindanın kapısının aralandığını, ruhunun o daracık yerden kurtulup ebedi bir ferahlığa, sonsuz bir gökyüzüne kanat çırpmak istediğini hissettim.

İçimde öyle bir boşluk var ki dostlar, nasıl tarif etsem... Sanki göğüs kafesimdeki o kuş uçup gitmiş de yeri dipsiz bir kuyu olmuş. İnsan kaç yaşında olursa olsun, mevkisi makamı ne olursa olsun; annesi gidince dünya üzerinde ansızın "kimsesiz" kalıyormuş. O pazar akşamı, öksüzlüğün soğuğunu iliklerime kadar titreyerek öğrendim.

Efendimiz (s.a.v.), oğlu İbrahim’i kucağında son nefesini verirken kaybettiğinde, mübarek gözlerinden yaşlar süzülmüş ve şöyle buyurmuştu: "Göz yaşarır, kalp mahzun olur; ancak biz Rabbimizin razı olmayacağı hiçbir söz söylemeyiz. Vallahi biz senin ayrılığınla çok kederliyiz." Benim de bugün halim tam olarak bu işte... Kalbim mahzun, gözlerim yaşlı. Ama dilimde sarsılmaz bir teslimiyet, bir dua: "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn." Biz zaten hep O’nunduk, yine O’na döndük.

Biliyor musunuz, İslam inancında çekilen her nefes darlığı, her hastalık mümin için bir arınmadır. Annem o makinelere bağlıyken, o astım nöbetlerinin yorgunluğuyla çektiği her zorlu nefeste aslında üzerinden bir yük atıyordu. Rabbimiz İnşirah Suresi’nde fısıldıyor ruhumuza: "Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır."

Annem o büyük güçlüğü o akşam geride bıraktı ve nihayet o ebedi kolaylığa, o tertemiz huzura ulaştı. Gözlerimi her yumduğumda annemin o pamuk gibi ellerini, her şeye rağmen yüzünden eksik etmediği o vakur ve tevekkül dolu bakışını görüyorum. Bir evladın dünyadaki en büyük koruma kalkanı annesinin duasıymış meğer. Şimdi o kalkan üzerimden çekildi, o dua kapısı o pazar akşamı üzerime kapandı. Kendimi fırtınanın ortasında bir başıma kalmış küçük bir çocuk gibi ne kadar da savunmasız hissediyorum...

Ama bir yandan da içim ferahlıyor. Efendimiz’in (s.a.v.) müjdesi düşüyor aklıma: "Ölen kimseyi üç şey takip eder: Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner, biri onunla kalır: Ameli..." Annem heybesine sabrını, o güzel ahlakını, kimseyi kırmayan o naif kalbini ve tevekkülünü alıp gitti. O pazar akşamı vuku bulan bu veda, aslında bizim için bir hüzün olsa da onun için bir vuslatın başlangıcıydı.

O, Rahman ve Rahim olanın, "Gel kulum" nidasına en yorgun ama en teslim haliyle icabet etti. Şimdi geride kalan bizler için hayat, sanki bir yanı hep noksan, teli kopmuş bir bağlama gibi devam edecek. Evdeki o boş sandalye, artık hiçbir zaman cevap vermeyecek olan o numara... Bunlar canımı çok yakıyor, evet. Ama biliyorum ki ölüm bir yok oluş değil; sadece bir perde arkasına geçmektir.

Canım annem; makinelerin gürültüsünden, o ağır hastane kokularından, nefes alamadığın o darlık günlerinden kurtuldun artık. Senin o güzel kalbin artık yorulmayacak, o daralan göğsün cennetin ferah rüzgarlarıyla bayram edecek.

Biz seni çok sevdik anne; seni bize emanet edeni ise her şeyden çok... Seni dualarla, hiç dinmeyecek bir hasretle ve her nefesimizde bir Fatiha ile anacağız. Mekanın cennet, makamın âli, komşun Resulullah (s.a.v.) olsun. Rabbim seni orada bizzat ağırlasın.

"Ey huzura kavuşmuş nefis! Sen O'ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön!" (Fecr, 27-28)