Asker gibi namaz kılan millet: Türkler! Bu cümle size ilgi çekici geldiyse haberi okumaya devam etmelisiniz.
Prof. Dr. Cengiz Tomar, YouTube katıldığı bir yayında Memlükler’den Osmanlılar’a güç dengesi nasıl değişti? Ayn Calut’u bir dönüm noktası, Mercidabık’ı ise koca bir devrin sonu yapan neydi? başlıklı videoda Türklerin namazda sağladığı düzenle ilgili söylediği sözleriyle sosyal medyada gündem oldu.
"TÜRKLER, NAMAZ KILARKEN BİLE ASKER GİBİDİR"
Türk ordu sisteminin bozkır kültüründen geldiğini anlatan Tomar, Türkiye'de yaşayan birinin Türklerin namaz kılarken bile bir asker gibi durduğunu, namaz sırasında ve sonrasındaki tesbihat evresinde bile komutla hareket ediyormuşçasına hiç kıpırdamadan, tam bir disiplin içinde hareket ettiklerini belirtti.
Prof Dr. Cengiz Tomar, şunları söyledi:
"Burada iki önemli nokta var. Önemli olan husus, bozkırdan (step) gelen Türk askeri sistemidir. Hatta Türkiye'de yaşıyorsan Türkleri anlarsın; namaz kılarken bile asker gibidirler. Doğru; hiç hareket etmezler, namaz bittikten sonra bile tesbihatı komutla, duayı komutla yaparlar. Bu askeri bir sistemdir. Bu sosyolojik bir durumdur ve bu toplu hareket etme hali tamamen askeri bir temele dayanır."
Tomar, devamında Türklerin namaz kılarken neredeyse hiç hareket etmediklerini anlatmak için de
"Hatta bugün bile; nasıl namaz kılıyoruz? Türkiye'de görürsün; namazda bir sinek gelse veya başka bir şey olsa kişi hiçbir şey yapmaz. Telefonu çalsa bile hareket etmez, kımıldamaz. Şöyle düşünür: 'Eğer bir hareket yaparsam namazım bozulur.' Aslında dini kural tam olarak öyle (o kadar katı) değildir ama bu onlardaki doğal, fıtri ve sosyolojik bir sistemdir. Bu durum, Türk toplumunun doğasını ve dilinin yapısını anlamamıza yardımcı olur."
ifadelerini kullandı.
EBU GUDDE'NİN TÜRKİYE ZİYARETİ SONRASI TÜRKLER'İN NAMAZIYLA İLGİLİ SÖZLERİ
Suriyeli ünlü hadis âlimi Abdülfettah Ebu Gudde'nin Türkiye ziyareti sonrası yaptığı tespitler, Prof. Dr. Cengiz Tomar'ın sözlerini destekler nitelikte. Ebu Gudde, Türk camilerindeki sükuneti ve düzeni "askeri bir disipline" benzetmiştir.
Ebu Gudde, öğrencilerine Türkiye izlenimlerini anlatırken şöyle demiştir:
"Bunun memleketi var ya (Türkiye!), Orada namaz kılmak için camilere gittiğinizde hiç bir gürültü patırtı işitemezsiniz, sanki başlarına kuş konmuşçasına huzur içinde huşu ile namaz kılıyorlar, saflar askeri bir disiplin içerisinde tertip olunmuş, namaz başladıktan sonra boş yerleri doldurmaya hiç gerek kalmaz."
Abdülfettâh Ebû Gudde
Yukarıda anlatılanları anlamak için milattan önceye gitmek gerekiyor.
KARA KUVVETLERİ'NİN KURULUŞU VE METEHAN
Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nın geçmişi Türkiye Cumhuriyeti tarihinden çok eskiye dayanır: MÖ 209 yılı. Bu tarihin esas alınma nedeni ise Mete Han'ın tahta çıkışı ve düzenli orduyu kurmasıdır.
İlk kez Mete Han tarafından MÖ 209 yılında kurulan düzenli Türk kara ordusunda sayı itibarıyla 10.000 atlıdan oluşan en büyük birlik, “tümen” olarak adlandırılmış; tümenler binlere, binler yüzlere, yüzler onlara ayrılmış; her birinin başına tümenbaşı, binbaşı, yüzbaşı ve onbaşı rütbelerine sahip birer komutan görevlendirilmiş ve aşağıdan yukarıya doğru emir-komuta zinciri içinde birbirine bağlanmıştır.
Mete Han ile tarih sahnesine çıkan bu teşkilatlanma modeli, günümüze kadar uzanan yelpaze içinde hüküm süren diğer Türk devletleri ile süregelmiş; özellikle Göktürkler, Uygurlar, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde Türk ordusu, dünyanın sayılı ordularından biri olmuştur.
TÜRKLERİN ASKER GİBİ NAMAZ KILMASI: SOSYOLOJİK TESPİT
Suudi Arabistan'da Mekke'de veya Medine'de kılınan namazları ilk kez gördüğümüzde aklımıza hemen şu gelir: Ne kadar rahatlar! Meselenin dini açıdan ele alınması uzmanlık gerektiren bir konu. Ancak şu bir sosyolojik gerçek ki: Türkler, asker kökenli millet olmasının etkisini namazlarında da gösteriyor.
Ordu millet veya asker millet olarak nitelendirilen Türkler için Hacı Bektaş Veli "Türk milleti, cihana hakim olmak için yaratılmıştır." demişti. Ayrıca İslam dünyasında sıklıkla kullanılan bir söz vardır: "Kur'an-ı Kerim, Mekke'de indi, Mısır'da okundu, İstanbul'da yazıldı." bu söz de Türklerin İslam'a bir düzen getirmek için verdiği emeği sergileyen bir söz.
PROF. DR. CENGİZ TOMAR KİMDİR?
Marmara Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü (ODE) ve Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesidir. 1992'de Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nü bitirdi. Yüksek lisans ve doktorasını aynı okul ve bölümde tamamladı.
Ürdün Üniversitesinde (1993-1995) Arapça ve Edinburgh Üniversitesi Islamic-Middle Eastern Studies (2000-2003) İslam ve Ortadoğu Tarihi eğitimi aldı. 2003-2005 yıllarında Şam Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak çalıştı.
2011-2014 yıllarında Marmara Üniversitesi ODE Müdür Yardımcısı ve Siyasi Tarih ve Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı Başkanı olarak görev yaptı. 1998-2017 tarihleri arasında TDV İslam Ansiklopedisi İslam Tarihi İlim Heyeti üyesi, 2007-2017 tarihlerinde IRCICA’da Araştırma Bölüm Başkanı olarak çalıştı.
Arap coğrafyasının tarihi ve kültürüne dair pek çok çalışması bulunmaktadır.
ABDÜLFETTAH EBU GUDDE KİMDİR?
9 Mayıs 1917’de o vakit hala bir Osmanlı vilayeti olan Halep’te doğdu. Soyu, meşhur kumandan sahâbî Hâlid b. Velîd’e dayanır. Babası, dokuma işi ve ticaretiyle meşgul olan Muhammed b. Beşîr; annesi, Fâtıma Hanım’dır. İlköğreniminin ardından çalışma hayatına atıldı. On dokuz yaşına geldiğinde kendi isteğiyle ticareti bırakıp Halep’in ünlü medresesi Hüsreviyye’ye kaydoldu. Mezun olduktan (1942) sonra Mısır’a giderek Ezher Üniversitesi İslam Hukuku Fakültesi’nde (Külliyyetü’ş-Şerî‘a) okudu (1944-1948). Ardından aynı üniversitenin Arap Dili ve Edebiyatı Fakültesi’nde (Külliyyetü’l-Lugati’l-Arabiyye) iki yıl öğretim metotları (usûlü’t-tedrîs) ihtisası yaparak Pedagoji diploması aldı (1370/1950).
1951 yılında memleketi Halep’e dönerek Hannânu, Me’mûn ve Sanâi’ gibi Halep’in ileri gelen liseleri yanında Şa’baniyye ve Hüsreviyye medreselerinde müderrislik görevinde bulundu (1951-1962). Daha sonra siyasete atıldı ve Suriye Meclisi’ne milletvekili seçildi (1962). Kısa bir süre sonra Meclis’in feshedilmesi üzerine Şam’daki Dımaşk Üniversitesi İslâm Hukuku Fakültesi’ne (Külliyyetü’ş-Şerî‘a) atandı. 1965 yılında Suriye’den ayrılıp Suudi Arabistan’a giderek bilâhare İmam Muhammed b. Suûd İslâm Üniversitesi’ne dönüşen İslâm Hukuku (Külliyyetü’ş-Şerî‘a) ve Arap Dili (Külliyyetü’l-Lugati’l-Arabiyye) fakültelerinde ders vermeye başladı. Yaz tatili için geldiği Halep’te dinin saygınlığını zedeleyeceğini düşündüğü bazı girişimlere karşı çıktığı için tutuklanarak hapse atıldı (1966). Yaklaşık bir yıl sonra salıverildiyse de ülkesinden ayrılmak zorunda bırakılınca Suudi Arabistan’a geri dönerek Riyad’a yerleşti. İmam Muhammed b. Suûd İslâm Üniversitesi’nde önce İslâm Hukuku Fakültesi’nde, sonra Yüksek Hukuk Enstitüsü (el-Ma’hedü’l-Âlî li’l-Kadâ), ardından da Usûlüddîn Fakültesi’nde toplam 23 yıl hocalık yaptıktan sonra buradan ayrılarak (1988) Kral Suûd Üniversitesi’ne geçti ve Eğitim Fakültesi’nde iki yıl ders verdikten resmi öğretim hayatını tamamladı (1990).
Hindistan, Pakistan, Sudan, Yemen ve Katar gibi ülkelerin üniversitelerinde misafir hoca olarak bulundu ve aralarında Türkiye’nin de bulunduğu pek çok ülkedeki ilmî toplantılara iştirak etti. Resmi öğretim hayatı sonrasında kendisini telif ve tahkik çalışmalarına verdi. Çok okumaya bağlı olarak sağ gözündeki retina yırtılmasıyla başlayan hastalık süreci sonunda 17 Şubat 1997 Pazar günü 80 yaşında iken Riyad’da vefat etti. Vasiyeti üzere Medine-i Münevvere’ye nakledilerek Cennetü’l-Bakî‘ kabristanlığına defnedildi.
Halep’te lise, Suudi Arabistan’da İmâm Muhammed b. Suûd Üniversitesi İslâm Hukuku Fakültesi ve Yüksek Hukuk Enstitüsü’nün ders programlarının hazırlanması çalışmalarına bulundu. Dımaşk Üniversitesi İslâm Hukuku Fakültesi bünyesindeki Fıkıh Ansiklopedisi’nin (el-Mevsûatü’l-Fıkhiyye) müdürlüğü, Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nın Suriye Liderliği (el-Murâkıbü’l-Âm), Suudi Arabistan ve Irak’ta “el-Meclisü’l-İlmî” üyeliği, Uluslararası Râbıta İslâm Teşkilatı Kurucu Konsey Üyeliği’nin Suriye temsilciliği gibi görevleri üstlendi. Hadis ilmine katkılarından dolayı Fas kralı II. Hasan ve Brunay Sultanı Hasan el-Bülkîhî tarafından kendisine ödül (Uluslararası Hadise Hizmet Ödülü, 1995) takdim edilmiştir.