Aynadaki yabancı: Medya bizim neyimiz olur?

Bazen gece yarıları, o bitmek bilmeyen haber akışlarının veya sosyal medyanın hırçın dalgalarının arasında durup derin bir nefes alıyorum. Biz ne zaman bu kadar gürültülü ama bir o kadar da sağır bir toplum olduk diye kendi kendime soruyorum.

Eskiden televizyonun tek kanallı olduğu o siyah-beyaz günlerde bile, sanki birbirimizi daha net görür, birbirimizin acısını daha derinden hissederdik.

Şimdilerde ise cebimizdeki o küçük cam parçaları, yani akıllı telefonlar, dünyayı avucumuza sığdırıyor gibi görünse de aslında aramıza koca birer uçurum kazıyor.

BUĞULU AYNALAR VE KIRIK HAKİKATLER

Hep derler ya, "Medya bir aynadır" diye... Ama bugün o aynaya baktığımızda gördüğümüz şey biz değiliz.

Türkiye’nin gerçek yüzü, o stüdyo ışıklarının altında parlatılan, kurgulanmış ve filtrelenmiş görüntülerden çok daha fazlası. Maalesef hakikat, artık olduğu gibi değil, "işimize geldiği gibi" servis ediliyor.

Aynı olay bir kanalda kahramanlık destanı diye anlatılırken, bir diğerinde ihanet gibi sunuluyor. Bizler de artık hakikati arama yorgunuyuz; yoruldukça da kendi mahallemizin ekranına sığınıyoruz.

O ekran ne diyorsa ona inanmak, o kimi işaret ediyorsa ona kızmak daha kolay geliyor. Ama bu konforun bedeli, toplumun ruhunda açılan derin yaralar oluyor.

Medya dili sertleştikçe, bizim sokaktaki dilimiz de düğümleniyor. Tartışma kültürü yerini bağırmaya, eleştiri ise vicdansız bir linç kültürüne bırakıyor.

Komşunun kapısını çalarken bile iki kez düşünür olduk; çünkü o ekranlar bize "biz ve onlar" olmayı öğretti.

YENİ ÇAĞIN DİJİTAL PRANGALARI: ALGORİTMALAR VE YAPAY ZEKA

Bugün bu kutuplaşma sadece televizyon ekranlarında da kalmıyor; dijital dünyanın dehlizlerine sızıyor. Sosyal medyanın karmaşık yapısı, bizi bazen istemediğimiz bir çekingenliğe itiyor.

Bir fikri paylaşırken, bir düşünceyi savunurken "Acaba yanlış mı anlaşılırım?" ya da "Sözlerim nereye çekilir?" diye tereddüt eder olduk.

Oysa medya; zihinlerin özgürce nefes aldığı, farklı seslerin birbirini incitmeden duyulduğu bir ortak alan olmalıydı. Şimdi ise bu alanın yerini, her sözün bin parçaya bölündüğü bir belirsizlik iklimi aldı.

Buna bir de Yapay Zeka tartışmaları eklendi ki, iş iyice içinden çıkılmaz bir hal aldı. Artık neyin gerçek neyin kurgu olduğunu anlamak imkansızlaşıyor.

"Deepfake" videolarla gerçeklik bükülüyor, sahte görsellerle kitlelerin algılarıyla oynanıyor. Yapay zeka bize devasa bir kolaylık sunarken, medyanın o zaten yaralı olan "güven" kalesini temelden sarsıyor.

Biz daha "hakikati" bulamamışken, şimdi bir de "icat edilmiş gerçekliklerle" yüzleşmek zorunda kalıyoruz. Bu dijital karmaşa içinde insan ruhu, o eski ve samimi dürüstlüğü özler hale geliyor.

ANADOLU'NUN SESSİZ ÇIĞLIĞI: İSTATİSTİKLERE SIĞMAYAN HAYATLAR

Bu medya düzeninin en büyük günahı ise koca bir memleketi sadece büyük şehirlerin, plazaların ve dar pencerelerin içinden okumasıdır. Oysa Türkiye’nin asıl hikayesi, o devasa stüdyoların çok uzağında; Anadolu’nun sessiz, vakur ve cefakar bağrında yazılıyor.

Ancak ne acıdır ki, Anadolu’nun sesi ulusal medyanın o sağır edici gürültüsünde çoğu zaman ya hiç duyulmaz ya da ancak bir "olay" yaşandığında kısa bir alt yazıya sıkıştırılır.

Memleketin dört bir yanındaki şehirlerimiz; sadece trafik kazalarıyla, doğal afetlerle ya da mevsimlik görüntülerle hatırlanır oldu. Oysa o sessiz şehirlerin sokaklarında; akşam eve ekmek götürme derdindeki babanın sessiz iç çekişi, gelecek kaygısıyla uykuları kaçan gençlerin umudu, toprağıyla dertleşen çiftçinin emeği var.

Şehirler sustukça merkez, taşrayı "sorunsuz" sanıyor; oysa sessizlik her zaman huzur demek değildir, bazen en büyük feryattır.

MEDYA MI BİZİ YANSIYIYOR? BİZ Mİ MEDYAYA DÖNÜŞÜYORUZ?

Dostlar, medya bir toplumun vicdanıdır. Gazetecilik; sadece olanı aktarmak değil, o sessiz çoğunluğun sesi olabilmektir. Güçlünün yanında durup alkış tutmak değil, sesi duyulmayanı fark edip onu görünür kılmaktır.

Anadolu’nun her bir köşesindeki o saklı hikayeler anlatılmadan, Türkiye’nin o koca ve güzel hikayesi asla tamamlanmış sayılmayacak.

Belki de artık aynayı kendimize çevirme vaktidir. Ne izlediğimiz, neyi alkışladığımız, hangi dile prim verdiğimiz; aslında medyanın rotasını belirliyor.

Eğer bizler sağduyuyu, nezaketi ve gerçek hikayeleri talep etmezsek; önümüze hep bu yapay kavgalar konulacak.

Gelin, bu dili hep birlikte yumuşatalım. Çünkü sağlıklı bir toplum, ancak birbirinin gözünün içine öfkeyle değil, anlamaya çalışarak baktığı bir medya ikliminde nefes alabilir.

Unutmayalım; medya bizim kaderimiz değildir, ama kaderimizi değiştirmek önce bizim elimizdeki o kumandayı ve klavyeyi sağduyuyla kullanmamızla başlar.