GÜNDEM

Bakan Fidan'dan net mesaj: İran'a askeri müdahaleye karşıyız

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, SDG'nin sorun olmaya devam ettiğini belirterek "Türkiye olarak bu konuda kararlı politikamız sürecek" ifadelerini kullandı. Öte yandan Bakan Fidan, İran'daki olaylara ilişkin, "Diplomatik çabalara devam edeceğiz" dedi.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, ulusal ve uluslararası medya kuruluşlarının temsilcileriyle düzenlenen toplantıda gündemi değerlendirdi.

İşte Bakan Fidan'ın açıklamalarından satır başları:

2025 yılında uluslararası sistemin içinde bulunduğu tıkanmışlığın daha ileri bir boyuta taşındığını ve bu tıkanmışlığın da adeta kanıksandığına şahit olduk. Geçtiğimiz sene küresel düzenin temelini oluşturan kurallar manzumesi onarılması güç bir tahribata uğradı. İnsanlığın ortak vicdanında derin yaralar açan krizler art arda yaşanmaya başladı. Bu durum karşısında devletlerin mevcut ittifak ilişkilerini sorguladıklarını ve yeni yapılar tesis etme arayışına girdiklerini gördük. Çatışmalar, ekonomik dalgalanmalar ve teknolojik dönüşümler ülkelerin önceliklerini, yeteneklerini ve stratejilerini gözden geçirmelerine sebep oldu. Öte yandan, sorumluluk ve irade sahibi ülkeler açısından diplomasi, sorunların barışçıl çözümü yönünde yegane araç olarak öne çıktı.

"DÜNYA GAZZE'DE SINIFTA KALDI"

Tüm bu sebeplerle 2025 senesi uluslararası sistemde kalıcı izler bırakan ve Türk dış politikası açısından son derece yoğun geçen bir yıl oldu. Gazze'de yaşanan soykırım, uluslararası hukuk ve insani değerler bakımından 2025'in en ağır ve öncelikli gündem maddesini teşkil etti. Aynı zamanda uluslararası sistemin kapasitesinin test edildiği bir sınav niteliği taşıdı. Açıkça söylemek gerekir ki, günümüzün küresel yönetişim modeli maalesef bu sınav karşısında sınıfta kaldı.

Türkiye olarak, Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde dost ve kardeş ülkelerle beraber soykırımın durdurulması ve ateşkesin sağlanması için büyük çaba gösterdik. Gelinen aşamada kırılgan ancak ümit vadeden bir durumla karşı karşıyayız. Önümüzdeki dönemde ateşkesin kalıcı barışa dönüşmesi, Gazze'nin yeniden imar edilmesi ve Filistinlilerin kendi devletlerinin çatısı altında barış ve huzur içinde yaşayabilmeleri amacıyla çalışmaya devam edeceğiz.

Diğer taraftan, Rusya-Ukrayna savaşı transatlantik ilişkilerden Avrupa'nın kimliğine ve güvenlik mimarisine kadar pek çok konunun alışılagelmiş kalıplarının sorgulandığı tartışmaları da beraberinde getirdi. Türkiye olarak diplomatik kanalları açık tutmak ve barışın tesisi yönünde adımlar atılmasını sağlamak için -siz de takip ettiniz- gerçekten başta Cumhurbaşkanımız olmak üzere çok yoğun çaba gösterdik.

2026 yılında savaşın sona erdirilmesi konusundaki gayretler ideal çözüm ile gerçekçi çözüm arasındaki farkı kapatmaya odaklanacak. Avrupa güvenlik mimarisi bağlamında başlayan tartışmaların ise daha uzun yıllar ana gündem maddelerimizden birini teşkil edeceğini şimdiden öngörmek mümkün.

Öte yandan, Suriye'nin içinden geçtiği büyük dönüşüm ve uluslararası topluma entegrasyonu 2025 yılının olumlu gelişmelerinden birini teşkil etti. Suriye konusunda bölge ülkelerinin, Avrupalı devletlerin ve ABD'nin ortaya koyduğu yapıcı iradenin aynı kararlılıkla bu yıl da devam etmesini temenni ediyoruz.

"SDG MESELESİ SORUN OLMAYA DEVAM EDİYOR"

SDG meselesi ise takip ettiğiniz gibi yine Suriye, Türkiye ve bölgemizin geri kalanı için bir sorun olmaya devam ediyor. İnşallah bu yıl bu sorun da çözülür. Türkiye olarak bu husustaki kararlı ve net politikamızı 2026 yılında da sürdüreceğiz. Geçtiğimiz sene İsrail'in Suriye, İran ve Lübnan gibi ülkeleri hedef alan saldırılarının arttığını ve Somaliland'den İran'a uzanan geniş bir coğrafyadaki böl, parçala, yönet faaliyetlerinin yoğunlaştığına şahit olduk. Bu politika, İsrail'in komşu ülkeleri istikrarsızlaştırarak kendi güvenliğini sağlayabileceği illüzyonuna dayanmaktadır. Söz konusu zihniyetin sadece bölge ülkeleri için değil, küresel düzeyde bir tehdide dönüşmekte olduğunu her fırsatta dikkat çekiyoruz.

Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğindeki dış politikamızın 2025 yılında etkin ve pratik sonuçlar ürettiği ortadadır. Değinmiş olduğum başlıklar dışında ayrıca Kafkasya'da kalıcı barışın tesisi ve Balkan ülkeleri ve Türk devletleri ile olan ilişkilerimizin daha da güçlendirilmesi 2025'te de en fazla mesai harcadığımız konular arasında yer aldı. Keza Kıbrıs, Ege ve Akdeniz'deki gelişmelerle çok yakından ilgilendik. AB ile ilişkilerimizde ortak bir stratejik perspektif geliştirilmesi yönündeki irademizi ve gayretlerimizi samimi bir biçimde ortaya koyduk. Afrika ülkeleri ile ilişkilerimize özel emek sarf ettik. Rusya-Ukrayna, Etiyopya-Somali ve Pakistan-Afganistan arasında arabuluculuk faaliyetleri yürüttük.

"SAVUNMA SANAYİİ KONUSUNDA UYGULANAN YAPTIRIMLARIN BÜYÜK ORANDA KALDIRILMASINI SAĞLADIK"

Ülkemize savunma sanayii konusunda uygulanan yaptırımların büyük oranda kaldırılmasını sağladık. Ekonomik konulara, küresel ve ikili ticari ilişkilerimize özel önem atfettik. Enerji ve bağlantısallık konularında diğer kurumlarımızla beraber kapsamlı ve kapsayıcı projeler ürettik. Şu hususun bilinmesi gerekmekte; artık hiçbir ülke dış politikasını önceden belirlenmiş şablonlara göre yürütecek durumda değil. Çünkü belirsizlik artık daimi hale gelmiş durumdadır. Bugünün uluslararası ortamı kuralların aşındığı, güç dengelerinin yeniden şekillendiği ve ancak vizyoner liderlerin yön verebileceği bir yapıya evrilmektedir. İttifakları doğru kurmak, menfaatleri doğru tanımlamak ve araçları ustalıkla kullanmak zorundayız.

Türkiye, Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde bu dönemde belirleyici bir rol oynama kapasitesine sahiptir ve bu rolü oynamaya da devam edecektir. Nitekim kriz anlarında tavsiyesi aranan, arabuluculuğu ve katkısı talep edilen bir konuma geldiysek bu hem devlet aklının hem de liderliğin uzun yıllara yayılan birikiminin sonucudur. 2026 yılında da yoğun bir takvim tahmin edeceğiniz gibi bizi bekliyor. Yeni yılda dış politika önceliklerimizi hassasiyetle takip etmeye devam edeceğiz. NATO zirvesine, Türk Devletleri Teşkilatı zirvesine ve BM İklim Değişikliği zirvesine inşallah bu yıl ev sahipliği yapacağız.

Türkiye; ideali ile gerçeklik, değerleri ile menfaatleri arasındaki dengeyi gözeterek, ilkeli duruşuyla, kararlılıkla, özgüvenle ve kesintisiz bir çabayla yoluna devam edecektir. Bu anlayış temelinde 2026 yılında Latin Amerika'dan Orta Asya'ya, Orta Asya'dan Doğu Akdeniz'e uzanan geniş coğrafyada inisiyatif almayı ve sorunlara çözüm üretmeyi sürdüreceğiz. Bölgemiz için barış, istikrar ve refah üretmek önceliğimiz olmaya devam edecek.

SORU-CEVAP

ABD İRAN'A SALDIRIR MI?

Baştan beri önem verdiğimiz konu bölgesel güvenlik. İran'ın komşusu ve dostu olarak görüşlerimizi çok net olarak paylaşıyoruz. İki halk birbirine çok benziyor. İran'da olacak her şey bizi ilgilendirdiğinden bu gelişmeleri takip ediyoruz. Biz kesinlikle sorunların diyalogla çözülmesini istiyoruz. Diplomatik çabalara devam edeceğiz. ABD ile İran inşallah konuyu diğer faktörlerle çözerler.

GAZZE'DE GÜVENLİĞİN SAĞLANMASI

Dün özel temsilci Steve Witkoff'un da ilanıyla artık ikinci aşamaya geçtiğimiz duyuruldu. Bunun bir gün öncesinden takip etmiş olabilirsiniz, biz de yine dört ülkenin online katılımıyla bir toplantı yaptık ikinci aşamayı nasıl ve hangi sırayla hayata geçireceğiz diye. Birincisini bu toplantının biliyorsunuz Miami'de yapmıştık, yeni yıla girmeden birkaç hafta önce. Sürecin ağır aksak da olsa ilerlemesi bizim memnun olduğumuz bir husus. Biliyorsunuz Cumhurbaşkanımız özellikle insani yardımlar konusunda inanılmaz derecede büyük bir hassasiyet içerisinde. Filistinlilerin orada soğukta barınmasız kalması, ilaçsız kalması, gıdasız kalması hepimizin vicdanını çok derinden yaralamakta.

İsrail'in bu konuda sistemli ve maksatlı bir politika uyguladığını da biliyoruz. Yani İsrail uluslararası toplumun hep beraber uygulamak istediği bu barış planına, Netanyahu hükümetinin esas itibariyle çok fazla uygulamaya taraftar olmadığını biliyoruz. Onların nihai amacı Filistinlilerin Gazze'den çıkması. Ama uluslararası toplum, başta bölge ülkelerinin ortaya koyduğu itme gücüyle, Amerika'nın da şu anda ağırlığını koymasıyla bu barış aşamasını bu noktaya getirdi.

Şimdi ikinci aşamada geçtiğimiz günlerde grup olarak mutabık kaldığımız Filistinli teknik komitenin Gazze'nin idaresini alması birinci öncelik taşıyor. Daha sonra Barış Kurulu'nun ilan edilmesi ve daha sonra Barış Kurulu adına gündelik icraatı yürütecek yönetim kurulunun belirlenmesi ve çalışmaya başlaması... Bu sırada gidecek bir işlem manzumesi var. Biz önümüzdeki birkaç hafta içerisinde bunun inşallah tamamıyla organların en azından hayata geçeceğini düşünüyoruz. Uygulamada birtakım zorluklar olacak tabii ki ama hem biz hem diğer kurumlarımız gerçekten büyük bir hassasiyetle diğer ortaklarımızla konuşarak bu sürecin sorunsuz gitmesi veya olan sorunların barış sürecini inkıtaya uğratmaması için elimizden geleni yapmaya devam edeceğiz. Olumlu bir aşamaya geliyoruz ama dediğim gibi riskler ortada, İsrail'in niyeti de ortada.

"10 MART MUTABAKATI UYGULANMALI"

SDG'nin Kandil'le bağı meselesinin yeni keşfedilmiş bir bilgi olarak zaman zaman, özellikle batılı muhataplar tarafından karşılanması bizim de hayret ettiğimiz bir konu. Yani bu 2+2 dört eder kadar net olan bir bilgi. Yani bizim zaten SDG ile en büyük problemimizin bu olduğunu baştan beri söyledik. Suriye Kürtlerinin kendi otantik bir araya gelip sadece Suriye'deki Kürtlere has, Suriye'deki sorunları çözmeye yönelik bir hareketin Suriye ile tabii ki ilgisi var. Biz medeni, gelişmiş bir ülkeyiz; belli ülkelerin kendi iç sorunlarını çözmede sınırlarının neler olduğunu biz biliriz. Ama bunun böyle olmadığını herkes biliyor. Yani dört ülkede iddiası olan, örgütlenmesi olan ve eylemi olan bir örgütün Suriye'deki uzantısının adının SDG olması, YPG olması yani çok bildiğimiz bir gerçeklik. Dolayısıyla SDG adına kim görüşmeye giderse gitsin Kandil'den onay almadan bunun hayata geçmeyeceğini herkes bilincinde. Bu işleri biraz sürekli zora sokan bir husus, öyle ama zora da soksa bizim temennimiz bir an önce 10 Mart Mutabakatı'nın uygulanarak ülkede istikrarın sağlanması.

"HALEP'TE HER ZAMAN AYNI OYUNU GÖRÜYORUZ"

Halep konusunda da geçmişte biz uyardık, gittik, geldik. Yani bu sorunların ortadan kalkması lazım, olayın güç kullanımına gelmemesi lazım dedik. Şimdi Fırat'ın batısında, özellikle geçtiğimiz 2024 8 Aralık'tan sonra işgal edilen yerlerin bir iyi niyet göstergesi olarak tekrar boşaltılması, unsurların doğuya çekilmesi hususu gündemde. Yani bu film tekrar tekrar oluyor. Yani biz Afrin'den, Resulayn'dan itibaren, Tel Rıfat'tan itibaren, Halep'te her zaman aynı oyunu görüyoruz. Yani gidiyoruz diyoruz ki: "Ya bakın burada duruşunuz illegal, şu yapıların şu unsurların şu şekilde olmaması lazım." Yok, direniyorlar; sonra güç kullanılıyor, geri adım atılıyor. Sonra güç kullanılıyor, geri adım atılıyor. Yani bu şablondan çıkılması lazım artık. Yani gerçekten iyi niyet gösterisinde bulunmak istiyorlarsa bir diplomasiye dayalı, diyaloğa dayalı bir artık sorun çözme tekniğine girmeleri lazım.

Diyalog içindeymiş gibi gözüküp dünyaya böyle bir imaj verip zaman kazanıp bölgede hani daha fazla istifade edeceğimiz bir kriz çıkar mı diye de etrafa bakıp belli aktörlerle de ilişkiyi devam ettirip... Ya bu kadar parametre yönetecek ne zihniniz var ne de gerçeklik buna izin verir. Bir iyi niyet koyacaksınız. Biz Suriye'de istikrarı istiyoruz, Suriyeli Kürtlerin refah olmasını istiyoruz, emin olmasını istiyoruz. Irak ve diğer konuları bırakın bir kenara. Ama bunun böyle olmadığını biliyoruz. İnşallah olur, yani çok yakından takip ettiğimiz bir konu. İnşallah barışçıl yollarla çözülür.

10 Mart Mutabakatı'nın uygulanmaya başlanması konusunda adım atılmadığı için bunun da şu anda uygulanmasıyla alakalı o maddede... Ama ben şunu size söyleyeyim: Suriye yönetiminin bunları hayata geçirmesi için bu 10 Mart Mutabakatı'nda yer alan hususlara ihtiyacı yok. Yani bu konu hem bölge ülke olarak bizim kendisinden talebimiz hem kendilerinin programında var. Yani ülkede bulunan diğer azınlıkları, inanç gruplarını sizin yönetime katmayarak, dışlayarak bir yere gitme şansınız yok. Ama burada altın oran şu: Anayasal vatandaşlık çerçevesinde inanç gruplarının, etnik azınlıkların yönetime dahil olmasıyla, kendilerine ayrı bir küme olarak belirleyip bir siyasal entite formuna dönüşüp buradan yönetime dahil olması; bu ikisi ayrı şey. Bu ikisi ayrı şey. Zaten problemin çıktığı yer burası.

Bizim istediğimiz modern zamanların artık evrilerek getirdiği anayasal vatandaşlık formülünün bütün insanların lehine olacak şekilde; insanlar kendi kimliklerini, kültürlerini, inançlarını yaşarken aynı zamanda bir bayrağın altında vatandaşı oldukları ülkenin bütün menfaatinden, gücünden, refahından yararlanacakları ve katılımı da o şekilde yapacakları bir yapının defaatle denenmiştir ki istikrara, barışa, refaha daha uygun bir yapı olduğu ortada. Şimdi bu böyleyken ülkeyi siyasal entiteler bölmek, inanca göre, etnisiteye göre adacıklar oluşturmak bu bölünmeye davetiye çıkartmaktadır. Hani ben bölünmeyi burada hani bir ideoloji aracı olarak değil, ortak insanlığın menfaati olarak ortaya sorun olarak atmaya çalışıyorum. Buna çok dikkat etmemiz gerekiyor.

RUSYA-UKRAYNA

Ukrayna konusunda, geçtiğimiz günlerde Paris'te Liderler Toplantısı düzenlendi. Gönüllüler Koalisyonuna ait ülkelerin liderleri bu toplantıya katıldılar. Biz de Cumhurbaşkanımızı temsilen o toplantıdaydık. Tabii o toplantıya gelene kadar yapılmış bakan düzeyinde ve diğer düzeylerde çok fazla sayıda toplantı oldu. Diplomatlar, askerler herkes bir araya gelerek ortaya çıkacak dokümanın, planın ne olacağı konusunda yoğun bir çalışma içerisinde bulundular.

Daha önce de çeşitli vesilelerle ifade ettim. Tabii yapılacak olan barış sadece Rusya ile Ukrayna arasında olacak olan bir barış olmayacak. Esas itibarıyla Avrupa ile Rusya arasında olan bir barış da olacak aynı zamanda. Trump'ın Amerika'da iktidara gelmesinden sonra Amerika'nın Rusya-Ukrayna Savaşı'nda öncü rolünü değiştirmesi ve nötr bir pozisyona adeta geçmesi ve Avrupa güvenliği ile ilgili oynadığı tarihi rolü ve sorumluluğu da tekrar tadil etmeye gitmesi neticesinde ortaya başka bir sorun çıktı. Rusya-Ukrayna Savaşı bir sorun iken Amerika'nın bu savaşın sonuna doğru ortaya koyduğu pozisyonda daha başka bir sorun çıkarttı; yani sorun içinde sorun çıkarttı. Ortaya baktığımız zaman Avrupa güvenliği çok ciddi bir şekilde Ukrayna'nın güvenliğine de bağlanmış durumda. Tabii bunun askeri strateji olarak ne kadar gerçekçi olup olmadığı hususu tartışılmalı, askeri stratejistler tarafından tartışılmalı. Biz de önümüze gelen verilere bakıyoruz.

Esas itibarıyla gelinen noktada şu anda eğer bir barış anlaşması olursa üç tane husus var askeri boyutu olan. Birincisi; bu anlaşmanın takibi, doğrulanması, izlenmesi nasıl olacak? Bunun keyfiyeti nedir? Buna ilişkin yapılan çalışmalar var. Hem SACEUR hem diğer komutanlar bu konuda bilgi verdiler; Avrupa Müttefik Komutanı NATO'nun. İkincisi; Ukrayna'nın caydırıcılık gücü nasıl devam edecek? Buna ilişkin yapılan çalışmalar ve planlamalar var. Üçüncüsü; bir ihlal olması durumunda ne türden tedbirler, hangi araçlarla, hangi senaryolarla alınacak? Bütün planlamalar bu yönde yapılmakta.

Barış anlaşması olduktan sonra askeri unsurların bütün bu görevlerde kullanılacak yapıların üç tane biliyorsunuz klasik yeri var: Kara, deniz, hava. Deniz alanı deyince de Ukrayna'nın sadece Karadeniz'e kıyısı var. Karadeniz bizim de bulunduğumuz, en büyük NATO üyesi olarak Türkiye'nin yer aldığı bir yer. Şimdi deniz gücünün komutasını, Cumhurbaşkanımızın da müzakere talimatıyla öteden beri biz bu sorumluluğu almak istiyorduk. Şimdiki planlamalarla bu sorumluluk bize verilmiş durumda. Burada gönüllü olan diğer ülkelerle beraber biz bu sorumluluğu alacağız. Yani bu bir veri. Buna ilişkin Milli Savunma Bakanlığımız çok yoğun bir çalışma yürütmekte. Tabii hava ve kara unsurları İngiltere, Fransa'nın öncülüğündeki başka ülkelerle gidecek.

"CAATSA KALKINCA F-35 VE DİĞER BAŞKA KONULAR DA HAYATA GEÇER"

F-35 konusuna gelince; biliyorsunuz bu aslında CAATSA'nın uygulanmasının neticesinde ortaya çıkan bir sorun. Yani biz olaya sadece F-35 açısından bakmıyoruz. CAATSA'nın genel olarak ortadan kaldırılması konusunda yürütülen diplomatik çalışmalarımız var. İki lider; New York sonrası Cumhurbaşkanımız Washington'u ziyaret ettiğinde geçtiğimiz yıl Eylül ayında, 25 Eylül'de aslında Sayın Trump'la Sayın Erdoğan arasında varılan mutabakat sonucunda bu sorunun da diğer sorunlar gibi iki ülke gündeminden çıkması konusunda bir irade oluştu. Bunu daha önce de ifade etmiştim. Şimdi bu iradenin, iki taraflı iradenin hayata geçmesindeki teknik zorlukların, problemlerin ortadan kaldırılması için çalışıyoruz. Bu irade burada mevcut. Biz bunu inşallah bu sene CAATSA'nın kalktığına şahit oluruz, sizin dediğiniz F-35 ve diğer başka konular da hayata geçer.

"ÇÖZÜM VİZE SERBESTİSİ ANLAŞMASI'NIN YÜRÜRLÜĞE GİRMESİDİR"

Vize konusuna gelince; bu vize konusu biliyorsunuz Avrupa'da esas itibarıyla iki tane husus var. Birincisi; Avrupa Birliği giderek daha merkezileşerek vize politikasını tek vize prosedürleri haline getiriyor. Aslında siz herhangi bir Avrupa devletine müracaat ettiğiniz zaman işlem olarak giderek daha merkezileşiyor, kriterler aynı. Birincisi böyle bir idari sorun var. Bunlar biliyorsunuz uzun süre pandemide kapalı kalmıştı ve daha sonra hayata geçmesinde sıkıntı vardı. İşte şimdi bu kabiliyetleri tekrar kazandılar, belli yerlerde sorunlar azaltılıyor. Ama bu biraz daha olayın az etkileyen boyutu.

Daha çok etkileyen boyutu, bildiğiniz gibi Avrupa'da aslında göçten dolayı, göçmenlik meselesinden dolayı yani son yıllarda değil, hep var olan göçmenlerin artık bir politika malzemesi haline gelmesi ve bu politikayı güdenlerin diğer partiler karşısında giderek mevzi kazanması. Artık Avrupa hükümetleri giderek daha fazla dışarıdan yabancıların ülkeye hangi sebeple olursa olsun... yani siz 'doktor, mühendis' diyorsunuz fark etmiyor, onlar dışarıda birini gördüğü zaman kimliğine bakmıyor; tipine bakıyor, rengine bakıyor, duruşuna bakıyor. Yani artık Avrupa'nın tabii bu noktaya gelmiş olması başka bir sorun alanı, yani insanlık adına. Yani siz aydınlanmayı yaşayın, modernleşmeyi getirin, ondan sonra tekrar tekerlekleri geriye döndürün; bu başka bir konu. Ama realiteyi ifade etmek açısından gerekirse; ülkeye yabancı girişi artık Avrupa'da siyasetin bir numaralı sorunu haline gelmiştir.

Benim korkum, bakın ben korkumu söyleyeyim burada: Bu konuda zaten artık yığınsal göç durmuştur, kendileri de biliyorlar ama aşırı sağın yükselmesi için bu konudaki rüzgara ihtiyacı var. Artık dışarıdan göç almanın değil, içeride bulunanı tekrar göndermenin siyaset malzemesi yapılacağı bir noktaya Avrupa evrilebilir. Çünkü artık aşırı sağ bakıyor; merkezi hükümetler çok ciddi vize politikaları, göç politikaları geliştirdiler ve oradan artık ekmek çıkmayabilir siyasi olarak. 'Remigration' dedikleri kavramı, yani yeniden göç ettirme kavramını artık ağır ağır gündeme getiriyorlar. Biliyorsunuz aşırı sağın kendi konseptleri ilk gündeme geldiğinde de çok az taraftarı vardı ama giderek bu taraf kazanmaya başladı.

Belli başlı Avrupa ülkelerinde yani yabancıyla yaşama, yabancıyı kabul etme, yabancıyla beraber olabilme konusundaki problem alanları siyasetin şu anda bir numaralı konusu halinde diye görüyoruz. Tabii buna baktığımız zaman AB'ye aday ülke olan ve yıllardır gerçekten AB ile her türlü etkileşime girmiş olan Türkiye'nin vize konusunda bu sorunu yaşıyor olması, Avrupa ülkeleri tarafından bir problem alanı. Bunun ortadan kalkmasının çözümü Vize Serbestisi Anlaşması'nın yürürlüğe girmesidir. Bu anlaşmanın vuku bulması ve yürürlüğe girmesi için biz bu yıl daha sistemli bir şekilde çalışmaya devam edeceğiz. Biliyorsunuz Cumhurbaşkanımızın özellikle AB konusundaki hassasiyeti, iradesi çok muhkem.

GAZZE'YE İNSANİ YARDIM

(Deprem bölgesinde boşalan çadırlar Gazze'ye gönderilir mi?) Gazze'ye insani yardım konusu bir numaralı işlem alanı bizim için şu anda. Özellikle açılış konuşmasında da ifade ettim; oradaki kardeşlerimizin soğukta, bu kış mevsiminde bu şartlar altında yaşamasını başta Cumhurbaşkanımız olmak üzere hiçbir kardeşimizin yüreği kaldırmıyor. Konteynerler meselesini biz toplantılarda gündeme getirdik, bu yaptığımız koordinasyon toplantılarında. Onun için bu kurulların bir an önce hayata geçmesini istiyoruz. Biliyorsunuz İsrailliler uzun zamandır içeriye giren insani yardım malzemelerinde içinde metal olan unsurları hiçbir zaman için kabul etmek istemediler, tıbbi malzemelerde bile. Çünkü bunları çift kullanımlı malzeme olarak görüyorlar; oradaki direnişçilerin, işgale karşı direnenlerin bundan silah yapacağını hep öne sürdükleri için burada ortaya koydukları bir tavır var. İşgal güçlerinin etkisini, aslında bu konudaki yetkilerini elinden alacak BM'nin kurumları hayata geçtikçe ben bu konudaki direncin de azalacağını düşünüyorum.

Biz bu konudaki başvurularımızı, görüşmelerimizi çok önceden yaptık. Hem ilgili platformlarla görüştük hem de kendi içimizde başta Çevre Bakanlığımız, AFAD olmak üzere yani bu stokları elinde bulunduran kardeşlerimizle bir araya geldik bunu nasıl ilerletebiliriz diye. Biz şunu gördük, yani Cumhurbaşkanımız da o yönde talimat verdiler; şartlar uygun olması halinde biz bunları hemen Gazze'ye göndereceğiz. Yani bunda bizim bir sıkıntımız yok ama dediğim gibi konteynerler metal olduğu için şu anda içeriye alınmasında birtakım problemler var, bunu aşmaya çalışıyoruz. Onun yerine Türkiye'nin gönderdiği çadırlar şu anda içeriye giriyor ama çadırlar da her zaman etkili olmayabiliyor.

"BİZ İRAN'A YÖNELİK BİR ASKERİ MÜDAHALEYE KARŞIYIZ"

Biz İran'a yönelik bir askeri müdahaleye karşıyız. Yani İran'ın kendi içindeki otantik sorunlarını kendisinin çözmesi gerekiyor. Tabii ki bunun uluslararası ilişkilere bakan boyutu var; o da nedir? Yaptırımlara tabi. Yaptırımlara da neden tabi? Takip ettiği bazı politikalardan dolayı gerek küresel gerek bölgesel. Kendilerine de söylüyoruz; bölge ülkeleriyle olan sorunlarını çözmesi gerekiyor. Küresel nükleer konuda da sorunlarını diplomasi yoluyla hiç fırsat kaybetmeden çözmeli ki ekonomik zorluklara neden açan yapısal birtakım problemler ortadan kalksın. Şimdi uluslararası izolasyon altında olduğunuz zaman yani sizin bazı ekonomik hizmetleri verme imkanınız giderek sınırlanıyor.

İran'ın büyük bir nüfusu var, dinamik bir halkı var, yaşam arzusu, yaşama katılma arzusu son derece yüksek bir halkı var, sofistike. Bunları belli konulardan mahrum ettiğiniz zaman ortaya bu türden sıkıntılar çıkıyor.

Burada şu karıştırılıyor: Yani insanların karşılaştıkları ekonomik ve diğer güçlüklerle ilgili sıkıntıların rejime karşı bir ideolojik başkaldırı gibi görünmesi aslında bu artık gri bir alan olmuş oluyor. Burada yakından baktığınız zaman çok fazla yani dışarıdaki bazı İran düşmanı olan ülkelerin iştahını kabartacak bir durum yok, yani rejime düşmanlık açısından. Ama var olan politikaların ortaya koyduğu bu ekonomik zorluklar, bunun bir türlü izale edilememesi bir sıkıntı doğuruyor. Şimdi biz burada bir müdahale olmasını istemiyoruz ama yani Trump politikalarına baktığınız zaman hani karadan güç kullanmayı şu ana kadar çok fazla tercih ettiğini de görmedik. Hani sizin söylediğiniz örnekler daha fazla hani gidip konuşlanmayla alakalı konular. Ben hani askeri strateji açısından da artık o konuların çok fazla hani gündeme getireceğini düşünmüyorum.