Bazı senaryolar yağmuru sele çevirmekte kararlı!

ATV'nin reyting rekabetindeki yeni dizisi "Aynı Yağmur Altında", henüz ikinci bölümüyle medya ve sosyal medya gündeminin tam ortasına oturdu. Bir karakterin, Müslüman bir aileye domuz eti ikram ettiği sahne, kısa sürede izleyicilerin tepkisini çekti.

Dizi sektörümüz, ne zamandan beri toplumun farklı kesimlerini birbirine düşmanlaştıran senaryolarla reyting avcılığı yapıyor?

Tesadüf mü, yoksa bilinçli bir tercih mi?

Senaryonun kurgusuna baktığımızda, modern ve seküler yaşam tarzını benimsemiş bireylerin "toplumsal değerlerden kopuk", "saygısız" hatta "bilinçsiz" olarak resmedildiği bir anlatı diliyle karşı karşıyayız.

Bu durum, sadece dindar izleyicileri değil, seküler yaşam tarzını benimseyen vatandaşları da rahatsız etti.

Sosyal medyada birçok kullanıcı, "Gerçek hayatta hiçbir seküler aile, misafirinin inancını bile bile önüne yasaklı bir yemek koymaz" diyerek tepkisini dile getirdi.

Haklılar. Çünkü bu tür kurgular, gerçek hayatta var olmayan bir düşmanlık hikâyesi inşa ediyor.

Tartışmanın en dikkat çekici boyutu ise Türk Ortodoks Topluluğu'ndan geldi.

Yapılan açıklamada, "Biz Hristiyan Türkler bile çok nadiren domuz eti yeriz. Müslüman komşumuza asla domuz ve alkol ikram etmeyiz" ifadeleri kullanıldı.

Bu açıklama, dizide Hristiyan bir karakter üzerinden kurgulanan "domuz eti ikramı"nın gerçek hayatta hiçbir karşılığı olmadığını ortaya koyuyor.

Türkiye'de farklı inanç grupları arasında yüzyıllardır süregelen bir komşuluk hukuku ve saygı kültürü var.

Bu kültürü görmezden gelerek, senaryo uğruna yapay çatışmalar yaratmak, toplumsal barışa yapılmış bir kötülük değil midir?

Elbette her sanat eseri, toplumsal gerçeklikleri farklı açılardan ele alabilir. Ancak sorun, bu tür temsillerin tek taraflı ve ötekileştirici bir dil kullanmasında yatıyor.

Son yıllarda özellikle ana akım medyada sıkça rastladığımız "muhafazakar-seküler çatışması" teması, artık o kadar sığ ve klişe hale geldi ki, izleyici bu kurguların yapaylığını hemen fark ediyor.

Reyting uğruna toplumun farklı kesimlerini birbirine düşmanlaştıran senaryolar üretmek yerine, gerçek hayatta var olan zengin komşuluk ilişkilerini, saygı kültürünü ve birlikte yaşama pratiklerini ekrana taşıyın.

Toplum olarak aynı yağmur altında ıslanıyoruz ama bazı senaryolar bu yağmuru sele çevirmekte kararlı görünüyor.

DÜNYA SAHNESİNDE DİK DURUŞ!

İlker Çatak’ın yönettiği, başrollerini Özgü Namal ve Tansu Biçer’in paylaştığı ‘Sarı Zarflar’ filmi, dünya sinemasının en prestijli organizasyonlarından biri olan 76. Berlin Film Festivali’nde (Berlinale) ana yarışma bölümünde dünya prömiyerini gerçekleştirdi.

Bir yabancı muhabirin Özgü Namal’a, "Türkiye'de bu öyküyü anlatabilseydiniz performansınız değişik olur muydu?" sorusu, aslında zihnimizdeki büyük sorunun da dışa vurumuydu.

Türkiye'de sanat gerçekten özgür mü? Namal'ın cevabı ise hem net hem de cesurdu.

Namal, "Bir düzeltme yapmak lazım. Bu, Türkiye'de sergilenemeyen ya da çekilemeyen bir performans değil.

Biz bunu Türkiye'de çekemediğimiz için burada çekmiş değiliz. Bir zorunluluk yok." ifadelerini kullandı.

Başarılı oyuncumuz, bu soruyla birlikte gelen "mağdur edilmiş Türkiye sanatçısı" algısını kibarca ama net bir şekilde yerine koydu.

"Burada çekilmesi tercih edilmiş" diyerek, uluslararası bir festivalde yarışan bir filmin, bir mecburiyet sonucu değil, bir tercih sonucu orada olduğunu vurguladı.

Ardından gelen cümle ise daha da anlamlıydı: "Belki dünya bizden haberdar değil ama dünyanın bizi görmediği zamanlarda da oyunculuğa oldukça emek vermiş ve zaman geçirmiş insanlarız."

Bu sözler, aslında Türkiye'de sanatın hangi koşullarda var olmaya çalıştığının da özeti gibi.

Dünyanın görmediği zamanlarda, kendi topraklarında, kendi izleyicisine ulaşmak için didinen bir sanatçı kuşağının hikâyesi var bu cümlede.

İzleyiciler, bir Türk sanatçının dik duruşunu, özgüvenini ve ülkesini savunma biçimini alkışladı. Çünkü Namal'ın yaptığı, sadece kendisini değil, Türkiye'de üretim yapan tüm sanatçıları ilgilendiren bir savunmaydı.

Aslında Özgü Namal'ın Berlin çıkışı, uluslararası platformlarda Türkiye'yi temsil eden sanatçılarımız için bir ders niteliği taşıyor.

Sanatçılarımız, ne mağdur Türkiye söyleminin kurbanı olmak, ne de Batı'nın onayını bekleyen sanatçı pozisyonuna düşmek zorunda.

Namal'ın yaptığı gibi, 25 yıllık emeğin verdiği özgüvenle, dik durmak, gerçekleri anlatmak ve en önemlisi "biz tercih ettik" diyebilmek.

İşte asıl "helal olsun" dedirten de bu zaten.

Dünya sahnesinde, ne ezik ne saldırgan, sadece kendinden emin bir duruş sergileyebilmek.

Berlin'de kırmızı halıda yürüyen bir Türk oyuncu vardı ama asıl yürüyüş, o basın toplantısında, o soruya verilen cevapla yapıldı.

Helal olsun!

YAN PROJE OLARAK KALMALI!

Türkiye'nin sevilen oyuncularından Beren Saat, uzun süredir üzerinde çalıştığı "CapitaliZoo" adlı tekliyle müzik dünyasına adım attı.

Seneler önce kendisi gibi sahneye çıkan ve dönemin unutulmaz assolistlerinden Behiye Aksoy’a benzetilen ve Küçük Behiye diye anılan usta oyuncu Nebahat Çehre'den, "kulağa zaman içinde alışacak" yorumu geldi.

Beren Saat'in bu çıkışı, aslında ünlü isimlerin sıkça düştüğü bir tuzağa işaret ediyor.

Bir alanda devleşen isimler, başka alanlarda da aynı başarıyı yakalayacakları yanılgısına düşebiliyor. Ancak unutmamak gerekir ki, oyunculuk yeteneği ile müzikal yetenek aynı şey değil.

Öte yandan, bir sanatçının farklı alanlarda kendini ifade etme çabasını da küçümsememek gerekir.

Belki de Beren Saat, oyunculuktan sonraki kariyerinde müzik yapmak istiyor ve bu onun en doğal hakkı.

Nebahat Çehre'nin dediği gibi, belki de biraz dinlemek lazım ama 10 yıllık konservatuvar eğitimimle söylüyorum: bence oyunculuğa devam etmeli, müzik Beren için sadece bir yan proje olarak kalmalı.

HAFTANIN ŞİİRİ

Dudaklarında kaldı

Hayallerim, düşlerim
Ve gamsız gülüşlerim
Günahsız öpüşlerim
Dudaklarında kaldı

Bildiğim en güzel ses
İçimdeki tek heves
Aldığım en son nefes
Dudaklarında kaldı

Bahârım, kış ayazım
Siyâhım, kar beyazım
Velhasıl alın yazım
Dudaklarında kaldı

Şiir: Nihat TUNA