Bir çırpıda ‘Bizim Çocuklar’ın zafer öyküsü…

Milli takımımızın Kosova engelini de aşarak adını 2026 Dünya Kupası kervanına yazdırmasıyla sonuçlanan serüven, bir eleme grubuyla başladı.

İlk bakışta sıradan görünen bu süreç, aslında Ay Yıldızlıların karakterinin yeniden yazıldığı bir sahneye dönüştü.

Gürcistan deplasmanında alınan 3-2’lik galibiyet mutlu bir başlangıç olduğu kadar, yolun sonu için umut veren bir hava oluşturmuştu.

Ancak, Konya’daki maçta İspanya karşısında alınan 6-0’lık ağır yenilgi, hepimize çok sert, adeta tokat gibi bir uyarıydı. Sadece bir skor değildi o gece alınan; takımın nerede durduğunu ve nereye gitmesi gerektiğini gösteren çarpıcı bir kırılma anı ve kritik bir eşikti.

Ya, geri kalan maçlarda bu travmanın alabildiğine ağır yansımaları yaşanıp dağılacak, ya da yaşanan kâbus, bir dirilişin bir yeni başlangıcın startı olacaktı.

Bu denklemin cevabı, Vincenzo Montella ve öğrencileri tarafından diğer maçlarda sahada verildi.

BİR MUSİBET BİN NASİHATTAN İYİDİR…

Bunun ilk yansıması Sofya’da Bulgaristan’ı 6-1 yendiğimiz maçta geldi. Bu sonuç yalnızca üç puan anlamına gelmiyordu. O maç, bu takımın zihnine, “Biz buradayız” cümlesini kazıdı. Ardından, Kocaeli’deki 4-1’lik Gürcistan ve Bursa’daki 2-0’lık Bulgaristan galibiyetleri, varlığımızın güçlü sesi olarak yankılandı. Ve grubun son maçında, evimizde ağır bir skorla yenildiğimiz İspanya ile deplasmanda berabere kalarak alınan, alt metinleriyle özel o anlam yüklü beraberlik.

En son maça kadar kalesinde tek gol dahi görmeyen, hiçbir rakibine puan kapkırmayan İspanya karşısında ortaya koyduğumuz futbol ve kendi evinde, Sevilla’da aldığımız 2-2’lik beraberlik, varlığımızın en önemli kanıtıydı.

Evet, yukarıda sıralamaya çalıştığım skorların hepsi birer sonuçtan fazlasıydı aslında. Bunlar, adım adım inşa edilen bir kimliğin parçalarıydı adeta. Ve belki de ilk kez ‘Bizim Çocuklar’, yalnızca kazanmayı değil, nasıl başarıya ulaşılması gerektiğini de öğrenmeye başlamıştı.

İÇIMİZDEN BİRİ: VİNCENZO MONTELLA…

1923 yılının Ekim ayında Avrupa Şampiyonası elemelerinde Hırvatistan’la deplasmanda oynayıp, 1-0 kazandığımız maçla Milli takımımızın başına geçen Vincenzo Montella’nın yaptığı işi, sadece teknik direktörlük olarak tanımlamak böyle açıklamak bence eksik kalır. Çünkü artık, “Bizden biri” olduğunu her şekilde ortaya koyan İtalyan hocanın, bu takıma sadece bir oyun planı değil, aynı zamanda bir zihniyet de kazandırdığının altını çizmek gerek.

Onun, başında hoca olarak çıktığı A Milli Takımımızda, sahada ne yaptığını, nerede duracağını bilen ve en önemlisi, birlikte hareket etme alışkanlığı eden bir yapı var. Bu değişim tesadüf değil; doğru dokunuşların, doğru zamanda yapılmasının bir sonucudur.

Montella’nın en büyük farkı da burada ortaya çıkıyor zaten. Oyuncuların bireysel yeteneklerini ön plana çıkarmaktan ziyade, o yetenekleri ortak bir planın parçası haline getirmeyi başardı…

Mesela; Hakan Çalhanoğlu’nun oyun aklı, Arda Güler’in yaratıcılığı, Kenan Yıldız’ın güç ve cesareti ve Kerem Aktürkoğlu’nun bitiriciliği artık tek tek değil, aynı ruh ve karakteri ortaya koyan bir bütünlüğün içinde anlam kazanıyor.

Ve belki de bu takımın en güçlü yanı da tam olarak bu.

Artık sahada bireyler değil, birbirini tamamlayan organize bir yapı var. Herkes rolünü biliyor, herkes aynı hikâyenin içinde kendisine tanımlanan kimliği ortaya koyarak oynuyor. Sonuç olarak da, ülke insanını heyecanlandıran bir performans ortaya çıkıyor.

İlginç olan da, Montella ve öğrencilerinin bu eylemi sessiz sedasız, gürültüden uzak bir olgunlukla gerçekleştiriyor oluşu.

ROMANYA VE KOSOVA DA ÖNÜMÜZÜ KESEMEDİ

Evet, takımımız grup maçlarını ikinci sırada tamamlayıp, iki aşamalı bir play-off engelini aşmak durumunda kaldı.

Bunlardan ilki, tarihte en çok karşı karşıya geldiğimiz ülke Romanya’ydı. Dünyanın en güzel statlarından biri olan Beşiktaş Park’ta oynanan ve Ferdi Kadıoğlu’nun tek golüyle devirdiğimiz Romanya’dan sonra sıra Kosova’ya geldi.

Ecdat topraklarımızı oluşturan, hatırı sayılır düzeyde Türk’ün de yaşadığı bir yöre ve İstiklal Marşımızın yazarı Mehmet Akif Ersoy’un da ata toprağı olan Kosova deplasmanında, Kerem Aktürkoğlu’nun attığı golle gelen bir başka 1-0’la, Dünya Kupası vizesini cebimize koyduk.

Bu karşılaşmalarda alınan skorlar mütevazıydı ancak sahadaki disiplin, büyük takım ciddiyeti çerçevesindeydi. Daha da önemlisi, bu iki maçta kalemizde gol bile görmedik.

Bu detay asla küçümsenmez. Çünkü, büyük takımlar önce savunmayı öğrenir, sonra oyunu kontrol etmeyi, ardından da ofansif gücüyle rakibini domine ederek, hikâyesini yazmayı başarır.

Ve Ay Yıldızlılar, uzun zaman sonra ilk kez bu sürecin tüm adımlarını doğru şekilde geçiyor.

GEÇMİŞİN GÖLGESİNDE DEĞİL…

Doğruyu söylemek gerekirse, bu nesil, geçmişi değil geleceği oynuyor.

Bu kadroyu özel kılan en önemli noktalardan biri de şu: Bu oyuncular, 2002’nin hatırasını taşıyan bir neslin devamı değil. Çünkü, ‘Bizim Çocuklar’ o başarıyı yaşayan değil, dinleyen bir kuşak.

Yani bu ekip, geçmişin gölgesinde değil, kendi yolunu çizen bir takım kimliği taşıyor.

Bu da onları daha özgür, daha cesur ve daha iddialı kılıyor. Kaybetme korkusundan çok kazanma arzusu taşıyan bir ekip var sahada. Belki de fark tam olarak burada başlıyor…

KIRMIZI – BEYAZ, EN BÜYÜK TÜRKİYE…

Ve milyonların ekran başında, meydanlarda, sokaklarda, kısacası nefes alıp verdiği her yerde coşkuyla, “Kırmızı - Beyaz, en büyük Türkiye” diye haykırdığı, o gece, tam 24 yıl sonra yeniden yaşayacağımız dünya kupası coşkusunun en güçlü provasını yaptık ulusça.

YENİ KITA’YA YENİ BİR DESTAN YAZMAK İÇİN GİDİYORUZ

Evet, şimdi ise sahne çok büyük…

Turnuvaya ev sahipliği yapan ABD, fizik gücü yüksek Avustralya ve dengeli yapısıyla dikkat çeken Paraguay’la birlikte aynı grupta yer almak kolay bir tablo değil.

Her maç farklı bir sınav olacak ‘Bizim Çocuklar’ için.

Ancak, Türkiye’nin elindeki en büyük avantaj net: oyun disiplini, geçiş hızı ve birlikte oynama alışkanlığı. Bu üç unsur, böyle turnuvalarda çoğu kez yıldızlardan daha belirleyici olur.

Kesinlikle hayalci değilim. Gerçekçi olarak söyleyeyim; Milli takımımız bu grupta ilk iki takımdan biri olur. ABD ile oynanacağımız maç da gruptaki kaderimizi belirler. Avustralya ve Paraguay karşısında alınacak puanlarsa bu hikâyenin evrileceği bir sonraki aşamanın etken maddesi olacaktır.

Gruptan çıkılması halindeyse, tıpkı 2002’de olduğu gibi ucunu öngörmenin zor olacağı bir serüvenin içinde buluruz kendimizi.

İnanın bu noktada sınırımızı, bir başka deyişle gideceğimiz menzili, en az rakiplerimiz kadar bizzat biz kendimiz belirleriz.

Çünkü, artık büyük maç oynamaktan çekinmeyen, aksine o sahnelerde kendini daha net ortaya koyan ve gücünü damarlarındaki asil kandan aldığını bildiğimiz bir oyuncu grubuna sahibiz.

Buradan hareketle, 24 yıl önce üçüncülük apoletiyle adımızı yazdırdığımız ‘Dünya Kupası Soyağacına’ yeniden ve belki daha da görkemli bir apoletle ‘Ay Yıldız’ı gururla çaktırabiliriz.

Haydi ‘Bizim Çocuklar’, “Başta teknik direktörümüz Vincenzo Montella olmak üzere, hepinize sonsuz güveniyor ve ulusça, ‘Yeni Kıta’ya yeni bir destan yazmak için gidin ve gerekeni yapın” diyoruz.

Allah yolunuzu, bahtınızı açık eylesin inşallah…

Kalın sağlıcakla…