Bir milletin yeniden diriliş destanı: 15 Temmuz

15 Temmuz 2026, o karanlık gecenin üzerinden geçen on yılı geride bırakırken, zihnimizde yankılanan hatıralar hala ilk günkü tazeliğini koruyor. O gece hava bunaltıcı bir sıcaklıktaydı, ancak daha da kötüsü, ülkemizin bağrına saplanan bir ihanet hançeriyle her yer bir anda ateşe verilmişti.

O kritik dönemeçte, bütün bir millet tek yürek olup ayağa kalktı; evladını, yaşlısını, gencini geride bırakıp sokağa dökülen o büyük kalabalık, vatanı sahipsiz bırakmayacağını haykırıyordu. O gece, sadece bir darbe kalkışması değil, aynı zamanda bir toplumun istikbalini korumak için girdiği varlık yokluk sınavıydı.

Sokaklar, tankların soğuk namlularına göğsünü siper edenlerin cesaretiyle dolup taşarken, kendi meclisine ve halkına silah doğrultan ihanet şebekesi, karşısında tarihin en büyük sivil irade duvarını buldu.

Demokrasi ağır bir yara almıştı ve millet şaşkınlık içerisindeydi; ancak herkes biliyordu ki ya özgürlük için bedel ödenecek ya da zillete mahkûm olunacaktı. Milyonların yeryüzünü sarsan adımları arasında dillerde tekbirler yükseliyor, ellerde şanlı bayraklarla şanlı bayraklarla vatan nöbetine koşuyordu.

O saatlerde korkuya yer yoktu, sadece vatanın bekası için duyulan o derin aşk vardı. Halkın tek bir vücut olup meydanlara inmesi, geleceğini karanlığa hapsetmek isteyen tüm güçlere karşı verilmiş en unutulmaz cevaptı.

İhanetin en keskinleştiği o anlarda, Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda tarih bir kez daha yiğitliğin tanımını yeniden yazıyordu. Astsubay Ömer Halisdemir, darbeci hainlerin o karargahı ele geçirmesine izin vermeyerek, korkusuzca namlunun karşısına dikildi.

'Vatanı için ölümü göze almak' cümlesinin vücut bulmuş hali olan Halisdemir, attığı o tarihi kurşunla sadece bir ihaneti engellemedi, aynı zamanda tüm millete 'teslimiyetin değil, direnmenin' ilhamını verdi. O, bir başına koca bir orduya bedel duruşuyla, istiklalimizin sönmeyecek meşalesi oldu.

Fotoğraf: AA

O büyük demokrasi destanının canlı şahitleri bizleriz; birimiz giderken yerimize binlercesinin dirildiği o şanlı şehitler bizim ruhumuzdur. Başkomutanın "meydanlara çıkın" çağrısıyla birlikte herkes, al bayrağına ve kutsal vatanına sahip çıkmak adına alanları doldurdu.

O, bir milletin kaderini yeniden yazdığı andı. Şahadeti bir ödül gibi gören o yiğitler, aslında yarınlarımızı kurtardılar. Havalimanlarında, köprülerde ve meydanlarda duruş sergileyen her bir vatandaş, bir bayrağın gölgesinde özgürce yaşamanın nasıl bir irade gerektirdiğini tüm dünyaya öğretti.

Canımızdan, malımızdan, sevdiklerimizden geçerek sadece Allah rızası ve vatan aşkıyla yola çıktığımızda, tüm dünya olup biteni hayretler içinde izledi. Evet, candan geçildi ancak vatandan asla vazgeçilmedi. Hainlerin yağdırdığı kurşunlar, vatan sevdasıyla çarpan yüreklerin metaneti karşısında etkisizleşti. Tankların önüne duranlar ve uçaklara karşı dik duranlar, Türkiye’nin bir toprak parçasından çok daha öte, bir inanç kalesi olduğunu tescillediler.

Yerden ve gökten ölüm yağarken, nice kahramanımız bayrağını yere düşürmemek için şehadet şerbetini içti; kimi tanklara göğüs gerdi, kimi silahlara karşı çıplak elleriyle direndi, tek bir amaçları vardı o da demokrasinin bir daha asla ayaklar altına alınmamasıydı.

Bugün, o şanlı gecenin yıl dönümünde başımız dik ve alnımız açık bir şekilde yarınlara bakabiliyorsak, bunu 15 Temmuz gecesi ölümü hiçe sayan o kahramanlara borçluyuz. Demokrasimizi ve bağımsızlığımızı kendi kanlarıyla yıkayıp bize emanet eden o yiğitleri rahmetle anmak, en temel sorumluluğumuzdur.

Bu duygu ve düşüncelerle; o karanlık geceyi büyük bir aydınlığa kavuşturan başta 15 Temmuz şehitlerimiz olmak üzere, vatanımızın bölünmez bütünlüğü için can veren tüm aziz kahramanlarımızı derin bir minnet, şükran ve rahmetle anıyorum.

Gazilerimize hayırlı ve uzun ömürler diliyorum; onların sergilediği bu asil duruş, evlatlarımıza bırakacağımız en şerefli mirasımızdır. Ruhları şad, makamları âli olsun.

Vesselam...