Bir milletin yeniden dirilişi, bir İstiklal belgesi olan 105 yıllık şeref

Bugün 12 Mart 2026. Tam 105 yıl önce bugün, Ankara’nın soğuk ve puslu sabahında, genç Cumhuriyetin gür sesi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin tavanlarında yankılanırken aslında bir milletin makûs talihi değişiyordu. O gün o çatının altında sadece bir şiir kabul edilmedi; o gün bir milletin nasıl küllerinden doğduğu, hangi imandan beslendiği ve istikbalini nasıl bir iradeyle mühürlediği tüm dünyaya ilan edildi.

İstiklal Marşımız, bir edebiyat metni olmanın çok ötesinde; bu toprakların gökyüzüne çekilmiş tapu senedi, her bir Türk ferdinin ruh kökü ve bağımsızlığın ebedi tınısıdır.

MAZİDEKİ O VAKUR DURUŞ: BİR İMAN VE İHLAS HİKÂYESİ

Marşın kabul ediliş yıl dönümlerinde beni en çok duygulandıran, kalbimi sızlatan ve aynı zamanda gururla dolduran şey, sadece dizelerin ihtişamı değil; o dizeleri yazan "Korkusuz Şair" Mehmet Akif Ersoy’un o günlerdeki halet-i ruhiyesidir.

Gelin, 105 yıl öncesinin Ankara’sına, o dondurucu kış günlerine ve Taceddin Dergâhı’nın mütevazı odasına gidelim. İşte o günlere dair anlatılan ve milli hafızamıza kazınan meşhur bir anekdot vardır:

İstiklal Marşı için açılan yarışmaya 500 liralık bir ödül konulmuştur. O dönemde bu miktar, Ankara’da birkaç ev alınabilecek kadar büyük bir servettir. Akif, "Milletin başarılarının parayla övülemeyeceğini" söyleyerek yarışmaya girmeyi reddeder. Ancak Hamdullah Suphi’nin ısrarları ve ödülün hayır kurumuna bağışlanması şartıyla kalemi eline alır.

Marş kabul edildikten sonra Akif, cebinde bir kuruşu bile yokken, kışın en sert günlerinde üzerinde paltosu olmadan Meclis’e gidip gelmektedir. Arkadaşı Şefik Bey, bir gün dayanamayıp sorar: "Akif, şu ödülü alsaydın da kendine bir palto diktirseydin olmaz mıydı?"

Akif’in cevabı, Türk aydınının ve vatanseverliğinin en kristalize halidir: "Şefik, milletimin marşını para karşılığı yazacak kadar düşmedim henüz. O para benim değil, şehit yetimlerinindir."

İşte İstiklal Marşımızı 105 yıldır dimdik ayakta tutan ve hala canlılığını ayakta ruh, bu istiğna ve ihlas ruhudur.

Kendi şahsi yoksunluğunu, milletinin varlık mücadelesinin önüne koymayan bir karakterin ürünüdür o mısralar.

105 YILLIK EMANET: KORKMA!

Bugün bizler, modern dünyanın karmaşası içinde bazen yolumuzu şaşırabiliyoruz. Ancak ne zaman başımızı kaldırıp o al sancağa baksak ve "Korkma!" nidasını duysak, damarlarımızdaki asil kanın gerektirdiği o vakarla kendimize geliyoruz.

"İstiklal Marşımız milli değerdir; çünkü bağımsızlığımızın sembolüdür, manevi değerdir; çünkü içinde Kur’an’ın ruhu, imanın sarsılmaz kalesi vardır ve son olarak da vicdani değerdir; çünkü bir şairin cebindeki son kuruşu değil, kalbindeki son umudu kâğıda dökmesidir."

SONUÇ OLARAK

​Bugün 2026 yılında, bu kutsal emanetin 105. yılını kutlarken fark ediyoruz ki; bizim sadece o mısraları ezberlemeye değil, o mısraların arkasındaki "paltosuz kahramanlığa" ve o sarsılmaz imana ihtiyacımız var.

Mehmet Akif, "O şiir artık benim değil, milletimindir," diyerek onu eşsiz eseri olan Safahat’ına bile almamıştı. Bizler de bugün, o şiiri sadece dillerimizde değil, en derin vicdanlarımızda taşımalıyız.

​ Büyük üstadın o meşhur duasında dile getirdiği gibi "Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın!"

Ancak o marşın hürriyet aşkını ve vakur ruhunu da bir an olsun kalbimizden eksik etmesin.

Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere, bize bu eşsiz mirası bırakan "Vatan Şairi" Mehmet Akif Ersoy’u ve toprağın bağrında huzurla uyuyan tüm şehitlerimizi sonsuz rahmet, minnet ve dua ile anıyorum.

​ Ruhları şad, istiklalimiz daim olsun.