Bütüncül bir seferberlik: "Kentsel Güçlendirme"

New York Times’ın 11 Aralık 2025 tarihli, uluslararası medyada geniş yankı uyandıran ve İstanbul fay hattındaki hareketliliği merkeze alan ürkütücü haberi, konunun ehemmiyetini bir kez daha yüzümüze çarptı. Bu nedenle, geçtiğimiz hafta yaklaşan büyük Marmara Depremi karşısında “Kentsel Güçlendirme” kavramının neden en hızlı ve akılcı çözüm olduğunu kaleme almıştım. Yazının ardından sizlerden aldığım geri dönüşler, zihinlerde hala giderilmemiş bir “güven” sorunu olduğunu ve meselenin sadece teknik değil, sosyolojik ve felsefi bir zeminde yeniden ele alınması gerektiğini gösterdi.

Bu hafta, haklı kaygılarınıza yanıt vermek ve ezberletilmiş “Yık-Yap” mantığının ötesine geçmek için meseleyi daha geniş bir perspektiften irdeleyeceğiz.

Toplumumuzda, özellikle inşaat sektörünün pazarlama diliyle yerleşmiş tehlikeli bir algı var: “Eski kötüdür, yıkılmalıdır; yeni iyidir, güvenlidir.” Oysa medeniyet tasavvurumuzun en güçlü kalemlerinden İstiklal Şairi Mehmet Akif Ersoy, bu bakış açısını yıllar önce şu görüşle eleştirmiştir: “Eski, eski diye atılmaz; Yeni, yeni diye alınmaz.”

Bugün İstanbul’un veya Ankara’nın köklü semtlerini “eski” diye yaftalayıp yıkmaya çalışmak, Akif’in bahsettiği üzere, sırf eski diye iyiyi yok etmek anlamına gelmektedir.

DEĞERİN SIRRI: "TAHMİN EDİLEBİLİRLİK" VE DİSİPLİNLİ KORUMA

Gayrimenkulde değer artışının sırrı, bu köşede ekonomik yatırımlar için sıklıkla anlattığımız üzere aynı parametreye bağlıdır: Öngörülebilirlik. Yani burada da “bina yeniliği” değil, bölgenin “tahmin edilebilirliği” yatırımcı çekmek adına temel unsurdur. Yatırımcı, kuralların değişmeyeceğini bildiği yere parasını yatırır. Dünya kentlerine baktığımızda, emlak değerini koruyan şeyin bu “disiplinli koruma” olduğunu görürüz:

New York (1811 Komisyon Planı): 1811 yılında çizilen meşhur ızgara planını hala koruyan bu şehir, yüzyıllık binalarını yıkmak yerine onlara gözü gibi bakmaktadır. Bugün dünyanın en değerli gayrimenkulleri, yıkılıp yeniden yapılan “rezidanslarda” değil; bakımı yapılmış, güçlendirilmiş ve tarihsel dokusu bu disiplinle korunmuş “eski” binalardadır.

Barselona (Cerdà Planı): Blokların köşelerini oktagonal biçimde keserek ışığı içeri alan bu 1859 planı bozulmadığı için, bugün Gaudi’nin eserlerinin olduğu bölge şehrin en değerli alanıdır.

Paris (Haussmann Planı): 19. yüzyıldan kalma geniş bulvarlar ve cephe standartları korunduğu için Paris’in “altın üçgeni” hala dünyanın en pahalı metrekarelerine sahiptir.

Amsterdam (Kanal Kuşağı): 1613’te çizilen planda blokların ortasındaki arka bahçelerin (Keurtuinen) yeşil kalması kuralı 400 yıldır delinmediği için, bölge değerini katlayarak korumuştur.

Bu örnekler bize şunu anlatıyor: Şehrin değerini korumak için onu yıkıp “siteleştirmek” değil, kurallarını koruyarak yaşatmak gerekir. Burada bu planları övdüğümüz de anlaşılmasın; bahse konu planların yapılış sürecinden uygulamalarına bir planlamacı gözüyle sayılacak yüzlerce hata bulunabilir. Ancak konuya kent ekonomisi penceresinden baktığımızda istikrar, iyi niyetli ve hatta çoğu zaman daha doğru görünen plan kararlarına karşı ekonomik üstünlüğe sahiptir.

Zaten özünde bu ekonomik durum göz önüne alınarak, dünya genelinde sismik riskin azaltılması için artık odak noktası “yıkım” değil “mevcut stokun rehabilitasyonudur”. Örneğin Japonya’da 2011 Tohoku depremi, güçlendirilmiş binalar için devasa bir test sahası oldu. Çelik çaprazlar veya sönümleyicilerle güçlendirilen binaların, depremi sadece küçük çatlaklarla atlattığı, hatta sismik yalıtım yapılan binaların içindeki eşyaların bile devrilmediği raporlandı. Benzer şekilde İtalya’da L'Aquila depremi sonrası, binalar yıkılmadan, bodrum katlarına sismik izolatörler yerleştirilerek “Hemen Kullanım” performansına ulaştırıldı. ABD, San Francisco’da “Yumuşak Kat” (Soft-Story) programıyla binlerce binayı yıkmadan, sadece zemin katlarını güçlendirerek kurtardı.

Biz ise “Dönüşüm” adı altında, mevcut sokak dokusunu yok edip şehri duvarlar arkasına hapseden Gated Community (Kapalı Site) modeline saplanmış durumdayız. Oysa TÜİK verilerine göre Türkiye’nin sosyo-ekonomik seviyesi en yüksek üç ilçesi; Çankaya (Ankara), Kadıköy ve Beşiktaş (İstanbul)’dur. Bu ilçelerin ortak özelliği, “kapalı site” cenneti olmamalarıdır. Üçü de parsel bazlı yapılaşmanın halen ağırlıkta olduğu, sokağın yaşamaya direndiği organik alanlardır. Biz bu dokuyu yıkıp yerine devasa bloklar diktiğimizde, o ilçeleri “yaşanan yerler” olmaktan çıkarıp, insanların sadece uyumaya gittiği “modern yatakhanelere” dönüştürüyoruz. Bugün Bağdat Caddesi’nde parsel parsel kaybedilen bu mücadele; yarın Kadıköy’ün merkezine, Ankara’da Tunalı Hilmi’ye veya Beşiktaş Çarşısı’na sıçrarsa, sadece binaları değil; bu bölgelerin toplumsal hafızamızda inşa ettiği kimliği de bir anda silmiş oluruz.

BİNA DEĞİL, "KENTSEL" GÜÇLENDİRME: ALTYAPI VE VİYADÜKLER

İşte tam bu noktada, bahsettiğimiz kavramı genişleterek “Kentsel Güçlendirme” kavramını devreye sokmalıyız. Bu köşede anlattığımız seferberlik hususu sadece binaları makyajlamak değildir; kentin tüm hayati organlarını güçlendirmektir. Zaten halihazırda kamu otoritesi tarafından birçok köprü ve viyadükte sismik izolatörler ve güçlendirme çalışmaları başarıyla uygulanmaktadır. Bizim önerimiz, bu aklı bir adım öteye taşıyıp mahalleye indirmektir.

Örneğin; gelecek haftalarda daha detaylı inceleyeceğimiz üzere, bugün büyükşehirlerimizde su hatlarının sistem kaçağı %50 seviyelerindedir. Yani barajdan gelen suyun yarısı musluğa ulaşmadan toprağa karışmaktadır. Olası bir depremde bu çürük altyapının tamamen iflas edeceği, yangınların susuzluktan söndürülemeyeceği, salgın hastalıkların baş göstereceği aşikârdır. Dolayısıyla “Kentsel Güçlendirme”, binaları Karbon Fiber ile sararken aynı anda sokağın altındaki su ile elektrik hatlarını da yenileyen, viyadükleri çelik sönümleyicilerle tahkim eden ve yerin altına metro ağları ekleyerek yüzeydeki kırılgan ulaşım yükünü hafifleten bütüncül bir operasyondur.

POLİTİKA ÖNERİSİ: "YARISI BİZDEN"

Konu kamunun görevlendirmesi olduğunda, devletin kentsel dönüşüm için başlattığı “Yarısı Bizden” kampanyası gibi uygulamaları da irdelemek gerekiyor. Devletimiz, yıkıp yapma için ciddi destek veriyor. Ancak; neden bu desteğin bir Kentsel Güçlendirme karşılığı yok?

Bir binayı yıkıp yapmak, güçlendirmenin en az 3 katı maliyet demektir. Ayrıca tonlarca moloz ve karbon salınımı demektir. Karbon salınımı noktasına da yeri gelmişken bir parantez açmak istiyorum; Karbon salınımı açısından hangisi daha masumdur? Son teknolojiyle donatılmış, üzerine “Yeşil Bina” sertifikası asılmış, ancak inşası için tonlarca beton dökülmüş ve şehri toza boğmuş sıfır bir proje mi? Yoksa yüzyıllardır yerinde duran, sadece bakımı yapılarak yaşatılan Ayasofya mı? Bilimsel cevap nettir: Bir binayı yıkarak ortaya çıkan “Gömülü Karbon”, binanın işletme sürecinde sağlayacağı enerji tasarrufuyla ancak 50-60 yılda telafi edilebilir. Yani Ayasofya, karbon borcunu çoktan ödemiştir. En çevreci bina, hiç yapılmamış olandır; yahut halihazırda var olandır.

Eğer amaç çevrecilik, can güvenliği ve altyapı sürekliliği ise, devletimiz vatandaşa şu seçeneği sunmalıdır: “Evinizi yıkmadan güçlendirmek isterseniz; maliyetin yarısı bizden. Üstelik bu süreçte sokağınızın altyapısını da biz yeniliyoruz. Kalan yarıyı da arzu ederseniz kira gelirinizle yahut satış durumunda değer artış payı ile ödeyebilirsiniz.”

Böyle bir kampanya kentsel dönüşüm karşısında şu üstünlüklere sahiptir;

  • Daha Hızlıdır: Yıkıp yapmak 2 yıl, güçlendirmek 6 aydır.

  • Daha Ekonomiktir: Aynı bütçeyle bir binayı yıkmak yerine üç binayı ve sokağın altyapısını kurtarabilirsiniz.

  • Dokuyu Korur: Sokağın ruhunu ve şehrin hafızasını yok etmez.

  • Bütüncüldür: Dönüşüm finansmanı için verilen her “emsal artışı”, mevcut yol ve altyapı kapasitesine ekstra yük bindirerek yeni trafik ve yoğunluk sorunları yaratır. Oysa güçlendirme, nüfusu ve bina yüksekliğini artırmadan kenti dirençli hale getirir; böylece kentsel imkânların mevcut nüfusa adil dağılımını sağlar ve kentin taşıma kapasitesini zorlamaz.

SONUÇ: KENDİLİĞİNDEN DOĞAN DÜZENE SAYGI

Friedrich Hayek “Kendiliğinden Doğan Düzen” kavramıyla, merkezi planlamanın asla toplumun kendi iç dinamikleriyle oluşturduğu düzen kadar başarılı olamayacağını anlatır. Kent Sosyolojisinin dev isimleri Richard Sennett ve Jane Jacobs da yaşayan sokakların önemini vurgular. Bizim mahallelerimiz, yüzyılların birikimiyle “kendiliğinden” serpilmiş organizmalardır.

Çözüm; kendiliğinden gelişmiş iyiyi muhafaza etmek, dünya örneklerindeki gibi “disiplinli koruma” ile değer yaratmak ve altyapıdan üstyapıya topyekûn bir Kentsel Güçlendirme Seferberliği başlatmakta yatmaktadır.