Ekranların gürültüsü değil, kalplerin sessizliği: Biz nerede kaldık?

Biliyor musunuz, günün sonunda televizyonlar kapandığında ve evin içinde o derin sessizlik hakim olduğunda, sanki zihnimizde hala bitmek bilmeyen bir uğultu devam ediyor.

Haber bültenlerinin, sosyal medya akışlarının ve o sürekli yükselen seslerin yarattığı bu uğultu, yavaş yavaş iç huzurumuzun üzerine bir sis gibi çöküyor. Hepimizin ortak bir özlemi var; biraz dinginlik, biraz nezaket ve birbirini gerçekten duymaya çalışan o eski, güzel günlerin huzurlu limanı.

EKRANLARIN GÖLGESİNDE KALAN BİZ

Türkiye’nin son zamanlardaki yoğun gündemi, ister istemez her evin kapısını çalıyor. Bir tarafta ekonomik hayatın yüküyle eve dönen babaların, annelerin mutfaktaki hesabı; diğer tarafta şehrin kaosunda birbirini anlamaya çalışırken kornalara basan, gerilen insanlar...

Sanki bu yorgunluğu sadece hayatın zorluklarına bağlamak artık yetmiyor. Asıl içimizi acıtan; ekranlardan evimizin başköşesine servis edilen o bitmek bilmeyen "gerginlik iklimi."

Son günlerdeki olaylara bir bakın; Denizli’deki o yürek burkan otobüs kazasından, şehirlerimizin meydanlarında yankılanan protesto seslerine, hatta sosyal medya yasakları üzerine dönen tartışmalara kadar her şey, medyanın elinde nasıl da keskin bir bıçağa dönüşüyor.

Medya, maalesef toplumu bilgilendirmekten ziyade, bizi belli bir duygu durumuna, öfkeye veya savunmaya kanalize etmeye çalışıyor. Bir haberi öğrenmekten çok, o haberin hangi taraftan nasıl paketleneceği, hangi sert sıfatlarla sunulacağı öne çıkıyor. Ekranlar birer "ayrışma atölyesi" gibi; bizi "biz" ve "onlar" olarak ikiye ayırıyor.

BİRBİRİMİZE 'ÖTEKİ' OLMAK MI, KOMŞU OLMAK MI?

Bu dil, sofralarımızdaki sohbetin sıcaklığını, komşumuzla selamlaşırken gözlerimizde parlayan o güveni, hatta içimizdeki o en saf merhamet duygusunu yavaş yavaş aşındırıyor.

Toplumu sürekli bir alarm durumunda tutmak, her an bir şeylere kırılmaya hazır bir kitle yaratmak, belki ekranlardaki o gürültüyü çoğaltıyor ama toplumun ortak vicdanını ve o kadim ahlak coğrafyamızı ağır ağır yaralıyor.

Oysa biz birbirimizin yabancısı değiliz. Aynı toprağın insanıyız; aynı yağmurda ıslanıp aynı güneşin altında umut biriktiren, aynı türküde hüzünlenip aynı neşede el ele halay çeken büyük bir aileyiz.

Bizi bu topraklarda bir arada tutan şey, her konuda fikir birliğine varmamız değil, acılarımızı ve umutlarımızı ortak bir paydada buluşturabilmektir.

Birinin yaşadığı bir haksızlık hepimizin yüreğine düşmedikçe, birinin başarısı hepimizin göğsünü kabartmadıkça, "biz" olma duygusu o kadar eksik kalıyor ki...

FIRTINADA İNSAN KALABİLMEK

Trafikteki o sabırsız korna sesi, market sırasında yaşanan o kısa anlık gerginlikler ya da sosyal medyadaki o öfkeli yorumlar...

Hepsi aslında ekranlardan evimize sızan o gürültülü iklimin, günlük yaşantımıza yansıyan küçük çatlakları. Oysa insanın ahlakı, en çok böyle fırtınalı günlerde birbirine nasıl davrandığıyla belli olur.

Bir tartışmanın ortasında, ekranların dikte ettiği o sert kalıplara sığınmak yerine, "Sen ne hissediyorsun? Senin kalbin ne diyor?" diyebilmek, aslında o gürültülü dünyanın en büyük panzehiridir.

Gelin, bu akşam bambaşka bir karar verelim. Ekranların bize dayattığı o sürekli "öfkeli insan" rolünü bir kenara bırakalım ve kendi doğal, içten nezaketimize geri dönelim.

Medyanın bizi sürüklemek istediği o kutuplaşma girdabından çıkıp, sadece "anlamak" için, sadece birbirimizin gözlerinin içine bakıp bir çay içip sohbet edelim.

Çünkü bu güzel memleket, her şeye rağmen bizim ortak evimiz. Biz birbirimize lazımız; çünkü biz, birbirimizin yarına kalan tek mirasıyız.

YARININ UMUDUNU BUGÜNÜN SELAMIYLA DOKUMAK

Yarın güneş yeniden doğduğunda, sokakta karşılaştığınız o tanımadığınız insana vereceğiniz içten bir selamın, sosyal medyadaki binlerce öfkeli yorumdan çok daha dönüştürücü olduğuna inanın.

Çünkü biz, gürültüden değil, birbirimizin kalbine dokunan o ince, sessiz ve samimi nezaketten güç alan bir milletiz. Birbirimizin elini sıkıca tutalım; çünkü biz bu topraklara umut ekmekten başka bir şey yapmayan, birbirinin yarasını saran o kadim aileyiz.

Her şey geçer, manşetler solar, ekranlar susar; geriye sadece birbirimize bıraktığımız o güzel gülümseme ve bir "iyi ki varsın" duygusu kalır.

Unutmayalım ki, Türk edebiyatının o zarif ismi Cemil Meriç'in dediği gibi; "Okumak bir 'idrak' meselesidir, ama asıl mesele 'anlamak'tır." Ve bu anlayışı hayata taşırken, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın dediği gibi, "Huzur, insanın kendi içinde başlar."

Gelin, dışarının o bitmek bilmeyen gürültüsüne karşı kendi huzurumuzu ve anlayışımızı koruyalım; çünkü birbirini gerçekten anlayan, içindeki huzuru birbirine yansıtabilen bir toplum, her fırtınayı dindirecek güce sahiptir.

Vesselam...