Estetik mi, yaşam mı? Avrupa'nın sıcağı neden ölümcül?

Kentleşme pratiğimiz üzerine düşünürken sıklıkla gözlerimizi ister istemez Avrupa’ya çeviririz. Paris’in kusursuz bulvarları, Venedik’in tarihî dokusu veya Barselona’nın estetik bütünlüğü, bizlere çoğu zaman gıpta edilecek kusursuz birer planlama örneği olarak sunulur.

Karşımızda duran söz konusu idealize edilmiş sahneler, gerçekten de içinde yaşayanlar için sağlıklı bir yaşam alanı mıdır? Yoksa kent, sadece turistlerin dışarıdan izleyip hayran kaldığı dondurulmuş bir açık hava müzesi midir? Küresel ısınmanın getirdikleri, kafamızdaki bahse konu şablonlara oldukça trajik bir yanıt vermektedir.

*Görselde yapay zekadan faydalanılmıştır.

SICAK HAVA DALGALARI VE AVRUPA

Avrupa kıtası, iklim değişikliğinin etkilerini bugün en ölümcül şekilde deneyimleyen bölgelerin başında gelmektedir. 2003 yılındaki büyük sıcak hava dalgasında yetmiş binin üzerinde insan hayatını kaybetmiştir. Zamanla durum daha da vahim bir hâl almıştır. Yalnızca 2022 yazında altmış bin ile yetmiş bin arasında insan aşırı sıcaklar yüzünden yaşamını yitirmiştir. Sadece son yirmi yılda bahse konu sıcak havalar kaynaklı ölümler yüzde otuz artmıştır. Elbette mevcut durumun öncelikle meteorolojik ve coğrafi sebepleri bulunmaktadır. Avrupa’nın yaşadığı söz konusu ölümcül ısı krizinin bu boyutunu tam olarak kavramak adına, atmosferik bir kilitlenme mekanizması olan “Omega Bloğu” olgusunu da denkleme dâhil etmemiz gerekmektedir. İklim literatüründe jet akımlarının zayıflamasıyla ortaya çıkan ve şekil olarak Yunan harfi Omega’ya (Ω) benzeyen yapı, iki alçak basınç sisteminin arasına sıkışmış devasa bir yüksek basınç kubbesini ifade etmektedir. İlgili atmosferik duvar, serinletici hava akımlarının kıtaya girişini bütünüyle bloke etmektedir. Gelişen engelleyici durum, çöken havanın sıkışmasına ve günlerce, hatta haftalarca aynı coğrafya üzerinde amansızca ısınmasına neden olmaktadır. Küresel ısınmanın giderek daha sık tetiklediği bahse konu durağan durum, tarihî Avrupa kentlerindeki geleneksel pasif havalandırma stratejilerini tamamen felç etmektedir. Yapıların içindeki sıcaklık ölümcül seviyelere çıkmakta ve yaşanan termal çöküş adeta kusursuz bir fırtınaya dönüşmektedir.

Ancak benzer etkilerin yaşandığı birçok coğrafyanın aksine Avrupa’da can kayıplarının böylesine fazla olmasının arka planında, meteorolojik bir anomaliden ziyade koruma ve kullanma dengesinin “koruma” lehine fanatizme kaydığı kentsel politikalar yatmaktadır.

Sosyolog John Urry’nin “Turist Bakışı” kavramıyla özetlediği üzere, ilgili tarihî kent merkezleri yerel halkın barındığı organik çevreler olmaktan çıkmış durumdadır. Ziyaretçilere kusursuz ve nostaljik bir sahne sunmak uğruna, binaların dış cephe estetiğini bozacağı gerekçesiyle modern iklimlendirme sistemleri kesin bir dille yasaklanmaktadır. Fransa’daki yerel şehircilik planları gibi katı bürokratik kurallar, dış cephelere klima takılmasını neredeyse imkânsız kılmaktadır. İzin süreçleri aylar sürmekte ve çoğunlukla reddedilmektedir. Çevreye duyarlılık ve estetik bütünlük adına klimalar şeytanlaştırılmaktadır. Yaşlı ve kronik hastalar kırk dereceyi aşan sıcaklarda taş binaların içinde âdeta termal bir hapishaneye mahkûm edilmektedir. Estetik uğruna insan hayatından vazgeçilmesi, şehircilik disiplininde kabul edilemez bir çöküşe işaret etmektedir.

TAŞ FIRINA DÖNÜŞEN YAPILAR

Geçmişte kalın taş duvarlar, kışın sıcak tutan ve yazın geç ısınan pasif birer iklimlendirme aracıydı. Fakat günümüzün kentsel ısı adası etkisi ve artan gece sıcaklıkları, bahse konu binlerce yıllık stratejiyi bütünüyle tersine çevirmiştir. Gece boyunca dışarısı soğumadığı için bina, gündüz depoladığı tüm ısıyı iç mekâna kusarak âdeta devasa bir fırına dönüşmektedir.

İlginçtir ki iklimlendirmenin reddedilmesi sadece insanları değil korunmaya çalışılan kültürel mirası da yok etmektedir. İtalya’daki on beşinci yüzyıldan kalma tarihî kütüphanelerde yapılan ölçümler, yaz aylarında artan nem ve sıcaklığın iç mekânları âdeta bir tropik iklime dönüştürdüğünü göstermektedir. Doğal havalandırmanın çökmesiyle birlikte oluşan yeni mikroklima, paha biçilemez el yazmalarını ve ahşap eserleri içten içe çürütmektedir. Güzelliği ve otantikliği korumak isterken özü kaybetmenin, binaları pasif birer müze eşyasına dönüştürmenin acı bir tablosu ile karşı karşıya kalınmaktadır. Estetik uğruna gösterilen söz konusu muhafazakârlık, korumaya çalıştığı mirası bizzat kendi elleriyle tüketmektedir.

ISI SOYLULAŞTIRMASI VE DERİNLEŞEN EŞİTSİZLİK

Yasal engeller ve devasa maliyetler nedeniyle evini soğutamayan dar gelirli kentliler, tarihî merkezleri terk etmeye zorlanmaktadır. Boşalan mülkler turizm sermayesi tarafından satın alınıp yasal boşluklardan faydalanılan pahalı sistemlerle lüks konaklama alanlarına dönüştürülmektedir. Turistler gün sonunda serin odalarına çekilme özgürlüğüne sahipken kentin asıl sahipleri sıcak ve havasız çeperlere sürülerek derin bir eşitsizliğe terk edilmektedir.

Tam belirtilen noktada kentin güzel görünmesi ile işlevselliği arasında kendiliğinden doğan düzen kavramı ile bu köşede sıklıkla vurguladığımız çözüm mekanizmasını da örneklemek adına bir fırsat doğmaktadır. Türkiye’nin güneyinde yer alan Antalya, yoğun yapılaşması, yüksek katlı beton blokları ve cepheleri kaplayan klima üniteleri nedeniyle sıklıkla “kötü şehircilik” eleştirilerine maruz kalmaktadır. Ancak Avrupa kentleriyle kıyaslandığında çok temel bir halk sağlığı farkı ortaya çıkmaktadır. Antalya, olağanüstü yüksek yaz sıcaklıklarına rağmen Avrupa’daki gibi kitlesel sıcaklık ölümleri yaşamamaktadır.

Mevcut durumun sebebi, kentin genelinde dış cephe estetiğini korumaya yönelik radikal kısıtlamaların bulunmamasıdır. Kent sakinlerinin apartman cephelerine bireysel klimaları hızlıca yerleştirebilmesi, ekstrem sıcaklıklara karşı hayatî bir bariyer oluşturmaktadır. Avrupa’da klima izni için bürokratik engellerle boğuşulurken Antalya’da sağlanan ilgili teknolojik adaptasyon yeteneği hayat kurtarmaktadır. Burada sormamız gereken can alıcı soru şudur: Tarihî dokuyu korumak adına yaşlı sakinlerinin ölümüne seyirci kalan bir kent mi daha niteliklidir, yoksa vizyoner bir estetikten yoksun olsa da sakinlerinin hayatta kalma hakkını güvence altına alan bir kent mi?

Elbette on binlerce klimanın sokağa üflediği atık ısının, kentsel ısı adası etkisini artırdığı yadsınamaz bir gerçektir. Bireysel adaptasyon anlık olarak hayat kurtarsa da uzun vadeli tek çözüm olamaz. Sevindirici olan, Antalya’nın sadece bahse konu dış cephe eklentilerine sıkışıp kalmamasıdır. Bugün Avrupa Birliği destekli projeler kapsamında, kentin yüksek çözünürlüklü kentsel ısı adası haritaları çıkarılmakta ve aşırı sıcaklara karşı eylem planları oluşturulmaktadır. Yeşil çatılar, doğal havalandırma koridorları ve kentsel yeşil altyapı gibi ussal stratejiler kentsel politikalara dâhil edilmektedir. Mevcut yaklaşım, kentin termal direncini bilimsel bir tabana oturtma arayışı olarak öne çıkmaktadır.

SONUÇ: YAŞANABİLİR KENTİN YENİDEN TANIMI

İklim krizinin her yıl şiddetini artırdığı günümüzde, kent planlama doktrinleri hayatî bir kırılma noktasında bulunmaktadır. Kaliteli bir kent sadece geniş sokaklardan, estetik cephelerden ve klimasız binaların oluşturduğu kusursuz fotoğraf karelerinden ibaret değildir. Gerçek anlamda başarılı şehircilik; hayatı kolaylaştıran, iklim adaletini sağlayan ve en temel insan hakkı olan hayatta kalma hakkını güvence altına alan bir mekânsal kurgu yaratmaktır. Geleceğin yaşanabilir şehirlerinin, sakinlerini feda eden dondurulmuş açık hava müzeleri değil değişen koşullara esneklikle uyum sağlayabilen insan odaklı canlı ekosistemler olması temel temennimizdir.