Fransa eski Başbakanı Dominique de Villepin, sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı paylaşımda, Orhan Pamuk’un zengin anlatımına ve kitabın felsefi derinliğine övgüler yağdırdı.
Yazarın "Masumiyet Müzesi" romanını, "Bir aşk hikayesi gibi başlayıp zaman üzerine bir meditasyonla son bulan bir roman" olarak tanımlayan eski Başbakan, kitabın sunduğu katmanları şu sözlerle aktardı:
"1970'lerin İstanbul'undan sonraki on yıllara uzanan bir süreç... Salonlar, kurallar, mahremiyetler, yalanlar ve başkalarının bakışları altında aşkın yaşandığı bir şehir. Kemal, Sibel ile nişanlıdır. Sonra aniden Füsun belirir. Tutku patlak verir; bu bir şoktur, bir saplantıdır, çakıp sönen bir şimşek gibi bir mutluluktur. Ve ardından gelen korku, ardından gelen kayıp..."
ROMANI DÖRT MADDEDE ÖZETLEDİ
Villepin, kitaba adını veren "masumiyet" kavramının, mutluluğun sonsuza kadar süreceğine inanılan o kırılgan anı temsil ettiğini belirtti. Romandan çıkarılacak edebi ve sosyolojik dersleri dört ana maddede özetledi:
- Aşk bir hafıza işçiliğidir: Roman, sevginin zamanla nasıl işlendiğini gösterir.
- Nesneler hayatın arşivleridir: Kemal’in topladığı her parça, aşkın ve zamanın somut birer belgesidir.
- Toplum, kişisel trajediler üretir: Değişen şehir ve toplumsal baskılar, bireylerin iç dünyasında büyük yıkımlara yol açar.
- Nostalji bir sanat eserine dönüşebilir: Geçmişe duyulan özlem, Pamuk'un kalemiyle ölümsüzleşir.
Villepin, romanın toplumsal dönüşüme ayna tuttuğunu vurgulayarak, "Bu kitabı okuduğumuzda anlıyoruz ki modernlik sadece bir ilerleme değildir; o aynı zamanda bir yok oluştur" ifadesini kullandı.
"PAMUK, MASUMİYETİ BİR YAŞAM BİÇİMİ OLARAK ELE ALIYOR"
Değerlendirmesinin son bölümünde Pamuk’un masumiyeti bir yaşam biçimi olarak ele aldığını belirten Villepin, edebiyat tarihine geçecek çarpıcı bir benzetmeye imza attı:
"Masumiyet kırılgandır ve Pamuk bunu hayata tutunmanın bir yolu haline getirir. Tac Mahal aşkı mermerden bir saraya yükseltirken, Pamuk onu tozdan bir saraya kapatıyor."
Fransız siyasetçinin bu derin edebi analizi, Orhan Pamuk’un evrensel bir temayı Doğu ile Batı'nın kesişim noktası olan İstanbul üzerinden nasıl bir başyapıta dönüştürdüğünü bir kez daha gözler önüne serdi.