Hayata dair pişmanlıklarımız - 1

Güz geldi.

Yeşilin koyu tonu usul usul sarıya, kızıla dönüyor.

Doğanın üzerine sessizce bir hüzün örtüsü seriliyor sanki.

Yazın dağınık, telaşlı ve aylak günlerinden sonra, şimdi bir durulma zamanı… Derlenip toparlanma, içe dönme mevsimi.

Ağaçlar, yapraklarını yitireceklerini sezen bir tedirginlikle çıplaklığa hazırlanıyor.

Döngü, hayatın tüm karmaşasıyla devam ediyor...

Kent insanı, günün hengâmesinde bir yerlere yetişme telaşında. Bitmeyen bir koşturma… Bitmeyen bir “bir şeyleri kaçırma korkusu”.

Akşamüstü saatleri…

Şehrin içinde Kavaklı Park.

Yapraklar sararmış; hafif bir rüzgârla havada süzülerek, birer birer toprağa düşüyor.

Zaman yavaşlamış gibi.

Çaylar demli, sohbetler koyu.

Birinin yüzü güneşe dönük; ellerinde kitap, dalgın ama huzurlu.

İnsan hikâyeleri… Sessiz ama derin.

Bir anlatı…

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi mezunu bir hekim, mesleğini bırakıp bir baklavacı mutfağında altı ay çalışmış. Sonra Almanya’ya gidip bir dükkân açmış. Olmamış. Amerika’ya geçmiş, bir kez daha denemiş.

Sosyal medyadan gördük: Dükkânın önünde uzun bir müşteri kuyruğu…

Bravo. Cesaret...

Hep beraber alkış!

Bir diğerinden:

“İnsanların hikâyeleri, aslında hepimizin içinde yankılanan bir şarkının sözleri gibi. Belki farklı dillerde, farklı ritimlerde söylüyoruz ama duygu aynı: İçimde bir ben var, onu duymadım.”

Buna da alkış!

Hayata dair hikâyeler… Cesaretler, kırılmalar, telafisi olmayan hatalar, geç kalınmış kararlar…

Ve bir hikâye daha, uzaklardan.

Bronnie Ware.

1976 yılında Avustralya’nın Queensland şehrinde, müzisyen bir baba ve diyetisyen bir annenin kızı olarak doğdu.

Ailesinin isteğiyle ekonomi okudu, bir bankada işe başladı. Pazartesiden cumaya, sabah dokuzdan akşam beşe süren bir yaşam… Disiplinli, güvenli ama sessizce ruhunu kemiren bir hayat.

Rakamlarla arası iyiydi, işinde başarılıydı. Ama iç huzursuzluğu sessizce büyüyordu.

Öğle aralarında iş yerine yakın parka gidip yanında getirdiği yemeği yerken doğaya tutunuyordu.

On beş yıl finans sektöründe çalıştıktan sonra, bir gün o sıkışmış hayatı geride bıraktı.

Birkaç iş denemesi yaptıktan sonra, kendini yaratmaya ve anlamaya imkân tanıyacak bir yol buldu: Yatılı bakıcılık.

İlk hastası palyatif bakıma alındığında hayatının yönü değişti.

Bronnie, sekiz yıl boyunca insanların son yolculuklarına şefkatle eşlik etti. Ellerini tuttu, sessizliğe kulak verdi, kelimelerin arasındaki duyguları sezdi.

Hastaları ona içlerini açtı. Pişmanlıklarını… Yarım kalmış cümlelerini… Söylenememiş sözlerini…

Bronnie onları dinledi. Ve dinlediklerini bir blogda yazmaya başladı. Yazdıkları büyük yankı uyandırdı. Sonra bu yazılar bir kitaba dönüştü.
Kitap otuzdan fazla dile çevrildi, milyonlarca sattı.

Bronnie, 46 yaşında anne oldu. Kendi dönüşümünü, cesaretle yeniden kurduğu hayatı da bir başka kitapla anlattı. Televizyon ekranları, gazeteler, konferanslar, dijital platformlar… Onun sözleri milyonlarca insana ulaştı.

Peki, neden bu kadar yankı uyandırdı?

Çünkü hepimiz, bir gün, sessizce geçmişe dönüp kendi pişmanlıklarımızla yüzleşiyoruz.

Bronnie sadece bu sessiz hikâyeleri görünür kıldı. Cesurca, içtenlikle, yargılamadan…

Bronnie palyatif bakım hastalarına destek sağlıyordu. Ağır sağlık sorunları var ve dönüşleri oldukça zordu. Bulundukları an itibariyle kaybedecekleri bir şeylerinin olmadığını düşündüklerini ve cesurca konuştuklarını tahmin edebiliyoruz.

Kaygıları korkuları geride kaldı, yanlarında kendilerini yargılayan değil hevesle dinleyen birisi vardı…

Hikâyenin başlangıcı da tam da burasıydı

Birçoğunuz birini, belki birkaçını göz ucuyla okumuşsunuzdur.

Standford Hapishane Deneyi (Gücün Etkisi), Milgram Deneyi (Otoriteye İtaat, İnsanın Zalim Olma Kapasitesi), Kendimize Karşı Yalancılık (Bilişsel Uyumsuzluk) gibi dünyaca bilinen sosyal deneyler gösteriyor ki: Din, kültür, milliyet fark etmeksizin insan davranışları ortak kalıplar taşır.

Bronnie’nin derlediği tespitleri de aynı evrenselliğe sahipti.

Avustralya değil de Türkiye’de, Japonya’da, Güney Afrika’da ya da Norveç’te yapsaydı bu işi… Evet, pişmanlıkların sırası değişebilirdi belki. Ama hikâye aynı olurdu.
Yaşadığımız coğrafya, şehrimiz, ailemiz, evliliğimiz, sosyal ilişkilerimiz, arkadaşlarımız, dostlarımız, kederlerimiz, yaslarımız, sevdiklerimiz, nefret ettiklerimiz, kinimiz, öfkemiz işimiz, çalışma hayatımız, güç iktidar, statü, kariyer, malımız mülkümüz, aidiyetlerimiz, inançlarımız, gelenek görenekler, edindiğimiz değerler.

Diğer yandan evren, sonsuzluk, hayat, cesaret, sevgi, şefkat, merhamet, vicdan...

Ne çok şey var hayat yolculuğumuzda bize eşlik eden.

Önemli olan yazarın cesurca kurguladığı kendi hayatı değildi tatbiki.

Bronnie, hastalarının içtenlikle dile getirdiği beş büyük pişmanlığı derledi. Buydu önemli olan kısmı.

Neydi peki sizce insanların pişmanlığı ya da ilk sıradaki pişmanlığı?

Ya da genel olarak insanların çoğunluğunun.

Kimdi neydi, hayatımızı çekip alan elimizden?

Jean - Paul Sartre. Fransız yazar ve düşünür.

“Gizli Oturum” ise Sartre’ın tek perdelik tiyatro oyunu.

Sartre oyunu, insanın yaygın olarak kendisini, başkalarının bakışı, yargısı ve beklentileri üzerinden tanımlamasından hareketle yazmış olmalı ki bir tiyatro sahnesinden;

“İnsanın cehennemi ötekilerdir” repliği yankılanır.

Oyunun oynandığı yıl 1944.

Kitaba dönelim…

Bronnie’nin tanıklığı da benzer bir gerçeği işaret ediyor.

Ve Bronniei’nin derleyerek sıraladıklarının içinde birinci sıradaki pişmanlık:

“Keşke başkalarının benden beklediği hayatı değil, kendi istediğim ve bana yakışır hayatı yaşasaydım.”

Sonraki pişmanlıklar başka bir yazının konusu olsun…

Ve şimdi sevgili okur…

Bu satırların ardından, biraz sessizlik… Biraz içe bakış…

Senin peki?

Senin pişmanlıklar listende ilk sırada ne var?