Hoşça kal "Selvi Boylum", "Tatar Ramazan": Bir ömrün finali

Hani bazen insanın içini açıklayamadığı bir boşluk kaplar ya, Kadir İnanır’ın gidişi tam da böyle bir sızı bıraktı kalbimizin tam ortasına. Sanki bir devrin son ışıkları da söndü, sanki bizleri o sert, o güvenli, o haklı bakışlarıyla koruyan o koca çınar, sessizce, hiç gürültü etmeden toprağa karıştı.

Düşünsene... O, ekranda göründüğü an, salonun havası değişirdi. Bir duruşu vardı; öyle bir bakardı ki, karşısındaki zulüm korkudan titrerdi.

Tatar Ramazan’ı hatırla... O haksızlıkların, o karanlık zindanların ortasında, göğsünü gere gere "Ben bu oyunu bozarım!" dediğinde, sadece bir sinema karakteri değildi o; o, hepimizin içinde, bir yerlerde gizlediğimiz, ama söylemeye çekindiğimiz o onurlu isyandı.

Şimdi o isyanın sesi kesildi. Artık haksızlığa karşı o dik duruşu, o mahpus damlarındaki asil yalnızlığı kim temsil edecek? Kim bizim adımıza o masaları yumruklayıp, "Haksızlık bu!" diye bağıracak? Şimdi o sahneler boş, o zindanlar daha karanlık, o adalet arayışı daha sessiz...

Hele o "Selvi Boylum Al Yazmalım..." İnsan o filmi her izlediğinde, aslında kendi hayatının, kendi vazgeçişlerinin, kendi yarım kalmış sevdalarının bir ağıtını dinliyor sanki. O sahnede, o meşhur "Sevgi neydi? Sevgi emekti..." sözü döküldüğünde dudaklarından, sadece bir replik duymadık biz; biz, sevmenin ne kadar büyük bir fedakârlık olduğunu, bir aşkı kendi ellerimizle bir başkasına emanet etmenin, o yürek yakan, o kavurucu acısını öğrendik. O, sevdayı basit bir heves değil, bir ömür sürecek bir emek olarak kazıdı hafızamıza. Şimdi o emek bitti, o sevda bir masal olup uçtu gitti.

Asıl can yakan da ne biliyor musun? Biz onu hep o "ağır abi" rolleriyle, o dünyayı sırtlanmış, yıkılmaz, sarsılmaz, sert bakışlı adam olarak bildik. Ama o, aslında o sert maskenin arkasında, hayata karşı o kadar kırılgan, o kadar ürkek, o kadar yaralı bir çocuk taşıyordu ki...

Kimse görmedi o çocuğun gözyaşlarını, kimse duymadı o içindeki fırtınaları. O, herkesi koruyan o dev adam, aslında en çok kendi içindeki o çocukla boğuşuyordu. Şimdi o çocuk da, o sert adam da, o efsanevi bakışlar da perdenin ardındaki o huzurlu, o sessiz dünyaya göçtü.

Sanki bir devin omuzlarına basıp dünyayı izlediğimiz o çocukluk bahçemiz, o koca çınar yıkılınca yapayalnız kaldı. Bir akşamüstü, televizyonda eski bir filmi çıksa, o tok sesiyle bir şey söylese de yeniden o eski günlerin sıcaklığına dönsek diye bekliyoruz ama nafile... Salonun ışıkları yandı, herkes sustu, herkes kendi hüznüne çekildi. Artık o karakterlerin replikleri sadece boşlukta yankılanacak.

Güle güle Kadir Abi... Sen bu toprakların, bizim, hepimizin en hüzünlü, en onurlu, en sahici hikâyesiydin. Sen gittin, biz biraz daha büyüdük, biraz daha kimsesiz kaldık. Arkanda bıraktığın o "sevgi emekti" vasiyeti, artık bizlerin kalbinde taşınacak en ağır, en değerli emanet olacak. Seni unutmak, o yarım kalmış en güzel sahnemizi silmek gibi. Unutmayacağız. Çünkü sen, hayatımızın tam merkezinde, o hüzünlü ama dik duruşunla hep yaşamaya devam edeceksin.

Hani insan bazen çok özler de söyleyemez ya, işte öyle bir sessizlik şimdi... Seni özlemle, rahmetle, o sert bakışlarının altındaki o saf sevginle hatırlayacağız. Perde bir daha açılmayacak, ama o sahnedeki ışığın hiç sönmeyecek...