Bir kuşak için iklim değişikliği artık bir gelecek senaryosu değil, bugünün gerçeği. Sabah kalktığında kahvesini nasıl içeceğini, hangi markayı tercih edeceğini, işe nasıl gideceğini, hafta sonu nereye gideceğini düşünen gençler için her karar bir iklim hesabı gerektirir hale geldi. Bu durum sadece bir bilinçlenme mi, yoksa kaygının gündelik hayata sızmış bir formu mu?
GÜNLÜK KARARLARDA İKLİM FİLTRESİ
Gençler artık süpermarkette ürün seçerken paketlemeye bakıyor, tatil planlarken uçak yerine tren tercih ediyor, hatta iş görüşmelerinde şirketin çevre politikasını soruyor. Çevrimiçi forumlarda yüzlerce genç, et yemekten vazgeçme hikayelerini paylaşıyor, hızlı moda markalarını boykot ediyor, ikinci el alışverişi bir yaşam biçimine dönüştürüyor. Karbon ayak izi uygulamaları telefonlarda spor takip programları kadar popüler. Bu davranışlar sadece bireysel bir tercih değil, kolektif bir kimliğin parçası haline geldi.
Ama işin diğer yüzü daha karmaşık. Genç bir mühendis, yeşil enerji sektöründe çalışmayı hayal ederken yüksek maaşlı ama çevreye zararlı bir şirketten teklif aldığında ne yapacak? Ya da iklim kaygısıyla çocuk sahibi olmamaya karar veren bir çift, bu kararın psikolojik maliyetini nasıl hesaplayacak? Sürekli alarm durumunda yaşamak, kimi gençlerde eyleme dönüşürken kimilerinde felç edici bir çaresizliğe yol açıyor. Her kararı ahlaki bir sınav gibi görmek yorucu, hatta tüketici.
BİREYSEL SORUMLULUK MU, SİSTEMİK SORUN MU?
İşin özünde bir gerilim var: gençler kendi hayatlarını değiştirmeye çalışırken, iklim krizinin asıl faillerinin büyük şirketler ve hükümetler olduğunu da biliyor. Plastik pipeti reddetmek, petrol şirketlerinin milyarlarca tonluk emisyonunun yanında ne kadar anlam taşıyor? Bu soruyu sormak, eylemi geçersiz kılmıyor ama gençlerdeki o öfke ile çaresizlik arasındaki salınımı açıklıyor. Kimileri bireysel değişimi bir başlangıç noktası olarak görüyor, kimileri ise tüm yükün bireyin omuzuna yüklenmesine isyan ediyor. Her iki tarafın da haklı olduğu bir tartışma bu.
Belki de asıl düşünülmesi gereken şu: iklim kaygısı gençlerin hayatına bu kadar derinden işlemişse, bu sadece onların sorunu değil, toplumun tamamının sorunu demektir. Çünkü bir kuşak, kendi geleceğinden bu kadar emin olamadığında, sadece bireysel kararlar değil, toplumsal sözleşmeler de yeniden yazılır. Gençler soruyor: dünya bu haliyle yaşanabilir mi, yoksa her şeyi baştan mı kurmak gerekiyor?
PSİKOLOJİK MALİYET VE TOPLUMSAL ETKİLER
Uzmanlar eko-anksiyete olarak adlandırılan bu durumun giderek yaygınlaştığını belirtiyor. Psikologlara başvuran gençlerin bir kısmı, iklim haberleri okudukça panik atak geçirdiğini, geleceğe dair plan yapamadığını ifade ediyor. Sosyal medyada her gün karşılaştıkları yangın, sel, kuraklık görüntüleri bir çaresizlik hissi yaratıyor. Bazı gençler aktivizme yönelerek bu kaygıyı eyleme dönüştürürken, bazıları tamamen içine kapanıyor. Terapistler artık iklim kaygısını standart bir danışma konusu olarak ele almaya başladı.
Öte yandan bu kaygının toplumsal dönüşümlere de yol açtığını görmek mümkün. Üniversitelerde çevre mühendisliği ve sürdürülebilirlik programlarına başvurular rekor kırıyor. Gençler kendi aralarında iklim topluluklarıyla organize oluyor, yerel yönetimleri baskı altına alıyor, sokağa çıkıyor. Siyasi partiler artık gençlerin oyunu kazanmak için iklim politikalarını gündemlerinin merkezine almak zorunda kalıyor. Bu anlamda iklim kaygısı, pasif bir korku değil, aktif bir değişim talebine de dönüşebiliyor.
Sonuç olarak, gençlerin yaşadığı bu iklim kaygısı sadece psikolojik bir durum değil, aynı zamanda toplumsal bir dönüşümün habercisi olarak okunmalı. Bu kuşak, dünyanın işleyişini sorguluyor ve alternatif yaşam biçimleri inşa etmeye çalışıyor. Belki de tarihte ilk kez bir kuşak, gezegenin geleceğini kendi gelecekleriyle bu kadar özdeş görüyor. Bu kaygı rahatsız edici ama aynı zamanda umut verici: çünkü değişim ancak bu tür derin bir rahatsızlıktan doğabilir.
Yavuz Selim Doğan





