Japonya örneği ve Türkiye için “aile çözülmesi erken uyarı modeli” önerisi

Türk aile yapısı hakkında erken uyarı sistemi konulu bu köşe yazısını yeni döndüğüm Japonya seyahatimden sonra kaleme almaya karar verdim. Bu makale coğrafi, demografik ve sosyolojik analizler ve yerinde yapılan gözlemlerin sonucunda hazırlanmıştır. Yaklaşık olarak otuz yıldan beri Japon kültürünü inceliyorum. Japonya seyahatimde teorik bilgilerimi yerinde gözlemleyerek kıyaslamalar yapma imkânı buldum. Aşağıda aile çözülmesi erken uyarı modelinin detayları ve temel felsefesi açıklanacaktır.

Japonya’nın ekonomik kalkınmasının temelini yalın kalite modeli oluşturmaktadır. Yalın kalite modelinin temel ilkeleri yıllardan beri akademik çalışmalarımın ve dünya görüşümün şekillenmesinde önemli bir katma değer sağladı. Yalın kalite anlayışının birinci adımı olan Kaizen modeli ile her gün küçük adımlarla da olsa sürekli iyileştirme ilkesini bir yaşam tarzı haline getirmeye çalıştım. Bu makalede Japonya’da “Şinkansen etkisi” denilen hızlı ve baş döndürücü ekonomik gelişmelerin altında yatan düşüncenin felsefesini ele alacağım. Sonuçta bu hızlı ekonomik gelişmenin Japon aile yapısını nasıl etkilediği konusunda çıkarımlarda bulunarak Türk aile yapısını bekleyen tehlikelere karşı erken bir uyarı sistemi geliştirmek için bir model önerisinde bulunacağım. Yazıma Japon ekonomik kalkınmasının kodlarını inceleyerek devam edeceğim.

*Görsel yazının içeriğine göre yapay zeka tarafından oluşturulmuştur

Yalın kalite modelinin temel ilkeleri şunlardır:

1. Kaizen (改善): Küçük adımlarla da olsa her gün sürekli iyileştirme,

2. Muda (無駄): İsrafın yok edilmesi ve iktisadın üretim politikası haline getirilmesi,

3. Just in Time (JIT): Tam zamanında üretim, doğru zamanda, doğru miktarda ve doğru üretim,

4. Jidoka (自働化): İnsanlı otomasyon ve hata anında sistemin durması,

5. Standartlaştırma: Herkes tarafından aynı yöntem ve aynı standartlar aynı şekilde uygulanır,

6. Gemba (現場): Yerinde gözlem ve sorunların çıktığı yerde çözülmesi,

7. İnsan Merkezli Yaklaşım: İnsanın maliyet değil değerli olduğunun temel ilke olarak kabul edilmesi,

Bu ilklerin felsefi arka planında Şintoizm (düzen ve temizlik), Zen Budizmi (sadelik ve farkındalık) ve Konfüçyanizm (disiplin ve görev ahlakı) inancının izleri bulunmaktadır. Japonya’da Şintoizm, Budizm ve Konfüçyanizm oldukça yaygın olan bir inanç sistemi olmakla birlikte % 20 oranında farklı inanışlara da rastlamak mümkündür. Özellikle 1950 yıllarından itibaren devletin sekülerizmi kabul ederek laik bir yönetim anlayışını benimsemesiyle birlikte dini inanışlar sadece ritüellerden ibaret olan bir gelenek haline dönüşmüştür. Bununla birlikte din Japonya’da, kimi toplumlarda olduğu gibi toptan dışlanıp reddedilmemiş, bunun yerine ekonomik kalkınmaya entegre edilmiştir. Yani Japonya’da devlet, sekülerizmi benimserken dini inanışlara savaş açmamış ve aksine ekonomik kalkınma ile dini inanışları kaynaştırarak kalkınmanın itici bir gücü haline getirmiştir. Böylece Şintoizm, Budizm ve Konfüçyanizm yalın kalite modelinin temelini oluşturan ve toplumda çalışma disiplini sağlayan bir katkı sağlamıştır.

Japonya’nın toplumsal yapısında hâkim olan yaşam ve düşünce tarzı bugün günlük hayatta ve özellikle çay seramonilerinde hala yaşatılmaktadır. Bu ilkeler uyum (harmoni, – Wa), saygı (respect, – Kei), temizlik-saflık (purity, – Sei) ve sükûnet ( – Jaku) olmak üzere dört başlık altında toplanabilir. Japonya’da hala yaşatılan bu geleneksel ilkelerin yansımalarını toplumun her kademesinde gözlemlemek mümkündür.

Bugün gelişmiş bir ekonomiye sahip olan Japonya’da doğurganlık oranlarının ve çocuk sayısının azalması, evlilik yaşının yükselmesi, evlilik dışı birlikteliklerin sıklıkla görülmesi, yaşlı nüfusun hızlı bir şekilde artış göstermesi ve yalnızlık problemi Japon aile yapısındaki çözülmenin göstergeleridir. Bu işaretlerin çizdiği tablo azalan bir nüfusu göstermektedir. Japonya’daki bu durum Türkiye ile karşılaştırıldığında ülkemizin geleceği adına ailenin korunması ve yaşatılması konusunda önlemler almamız gerektiğini ihtar etmektedir. Nitekim Türkiye nüfusunun geçirdiği değişimler Japonya’ya benzerlik göstermektedir. Bu maksatla Türkiye’de nüfus politikaları belirlenirken erken bir uyarı sistemi niteliğindeki demografik veriler hassasiyetle dikkate alınmalıdır.

1. Modelin temel varsayımları:

Bugün Türkiye’de aile kurumunda yaşanan değer erozyonundan kaynaklanan bir çözülme ile karşı karşıyayız. Ülkemizde evlilik yaşı hızla yükseliyor, boşanma oranları artıyor, doğurganlık oranları ve çocuk sayısı azalıyor, yaşlı nüfus miktarı hızla çoğalıyor. Aile çözülmesi, sosyolojik anlamda birdenbire ortaya çıkan bir süreç değil, yapısal ve adım adım ilerleyen bir süreç olarak tarif edilmektedir (Parsons ve Bales, 1955). Bu süreç yaşanırken ailenin temel değerleri olan anlam arayışı, sorumluluk duygusunun temeli olan ahlaki iç denetim sistemleri aşındıkça çözülme de ivme kazanmaktadır (Berger, 1967).
Japon aile yapısında görülen bu hızlı çözülme örneği, ülkelerin ekonomik gelişmişlik düzeyi arttıkça refah seviyesi ve kültürel geleneklerin gücünün, ahlaki ve manevi bağların zayıflamasından ortaya çıkan boşluğu doldurmaya ve aileyi korumaya yetmediğini net bir biçimde ortaya koymaktadır (Inglehart & Norris, 2011). Nitekim Japonya’da nüfus artışı eksi yönde seyretmekte yani nüfus azalmaktadır. Yaşlı bakımı hizmetlerine önemli miktarda ekonomik kaynak ayrılmak zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Yalnızlık problemi Japon toplumunu derinden etkilemektedir.

a. Ailenin Fonksiyonunun Zayıflaması:

Ailenin en önemli fonksiyonlarından birisi olan sosyalleştirme ve değer aktarımı etkisini yitirdiğinde toplumsal yapı zedelenmektedir (Parsons & Bales, 1955). Modern toplumlarda ailenin üstlenmesi gereken bu fonksiyonların devlet ve piyasalar tarafından karşılanması, ailenin esas itibari ile icra etmesi gereken biçimlendirici yapısını ortadan kaldırarak onu ikincil ve etkisiz bir kurum haline getirme tehlikesini doğurmaktadır. (Giddens, 1992). İşte bu sonuç çözülmenin en yıkıcı etkisi olarak karşımıza çıkmaktadır.

b. İç denetim dinamiklerinin çözülmesi:

Toplumları ve bireyleri ahlaki değerler ayakta tutar. Ahlaki davranışların içsel temelleri vardır ve bu temeller yıprandığında bireyler sorumluluk almaktan kaçınma eğilimi gösterirler (Kohlberg, 1984). Bu eğilim evliliğin ve özellikle ebeveynliğin kişisel özgürlükleri sınırlayan bir yük olarak algılanmasına neden olmaktadır (Cherlin, 2004). Böylece genç bireyler konfor alanını bozma korkusu ile ya çocuk yapmaktan çekinmekte ya da olacaksa bir çocuk yapayım ona bari iyi eğitim aldırayım noktasına gelmektedirler.

c. Gelenek ve inanç ayrışması:

Köklü inançlara dayanan gelenekler toplumlarda biçimlendirici bir etki yapar. Şayet gelenekler inançtan koparsa sembolik anlamda bir devamlılık üretmekle birlikte aile kurumunun dayanıklılığını zayıflatmaktadır (Berger, 1967). Japonya’da bugün Şinto ritüelleri devam ettiği halde aile bağlarında yaşanan çözülme inanç ve gelenek arasında yaşanan ayrışmanın tipik bir örneğini teşkil etmektedir (Inglehart & Norris, 2011). Bu ayrışmada ailenin küresel rüzgarlara karşı dayanıksız bir hale gelip kolaylıkla savrulmasına neden olmaktadır.

2. Japon aile yapısında yaşanan problemler:

Japonya’da evlilik yaşı giderek yükselmekte ve evlilik oranları azalmaktadır (Raymo & Iwasawa, 2005). Bunun temel nedeni evliliğin, bireysel yaşam özgürlüklerini ve özellikle kariyer hayatını sınırlayan bir etki olarak algılanmasından kaynaklanmaktadır (Giddens, 1992). Japonya’da toplumsal uyum ve ayıplanma konusundaki baskıcı tutumlar, evlilikten kaçınmalara ve yalnız yaşama tarzının tercih edilmesine neden olmaktadır (Hikaru, 2019). Bu durum dış referanslarla hareket eden Japon toplumunun sağlam bir içsel motivasyonu sağlayan güçlü inanç temellerinden yoksun olması ile izah edilebilir.

a. Çocuk yapma konusundaki algının değişmesi:

Japonya’da geleneksel anlamda çocuk, neslin devamı anlamı taşırken son yıllarda ekonomik anlamda maliyet artırıcı bir etken olarak algılanmaktadır (Inglehart & Norris, 2011). Kadınların iş hayatına girmesi vesilesiyle kazandıkları konum ile annelik rolü arasında yaşanan uyumsuz süreç doğurganlık seviyesini düşürmüştür (Esping-Andersen, 2009). Japonya’da bu uyumsuzluğu ortadan kaldırmak için yapılan devlet teşvikleri kültürel ve ahlaki motivasyonun yerini dolduramadığı için etkili ve sürdürülebilir sonuçlar üretememektedir (McDonald, 2006). Bu sonuç güçlü inançların desteklemediği zayıflamış geleneklerin aileyi ayakta tutmadığını göstermektedir.

b. Yalnızlık problemi ve sosyal izolasyon:

Japonya’da “yalnız başına ölüm” (kodokushi) korkusu, aile bağlarının zayıflamasının hazin bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır (Hikaru, 2019).
Japonya’da yaşlıların aile üyelerine değil sosyal bakım kurumlarına yönlendirilmesi geleneksel saygı kültürünün ciddi biçimde aşındığının somut bir göstergesidir (Sugimoto, 2014). Bu sonuç aile bağlarının gelenekten beslenmesinin inançtan beslenmesinin yerini tutamayacağını ve ailenin son derece kırılgan bir hal alacağını göstermektedir (Berger, 1967). Bu kırılganlık ekonomik kalkınmanın sürmesine rağmen aileler tarafından aktarılması gereken toplumsal değerlerin gelecek nesillere taşınmasını sekteye uğratarak ülkenin beka meselesi haline gelmektedir.

c. Ahlak erozyonu ve bireysel yaşama isteği:

Japon’da ahlaki davranışın temelinde günah ve sorumluluk dengesi yerine ‘kimseyi rahatsız etmememe’ düşüncesi bulunmaktadır (Inoue, 2003). Bu düşünce biçimi de yeni bir yaşam tarzı oluşturarak aile dışı yaşantı tarzlarını ahlaki bir problem olmaktan çıkarmakta ve adeta teşvik etmektedir (Cherlin, 2004). İnsanlar kimseyi rahatsız etmeden kuralsız birlikteliklere yönelmektedir. Bunun sonucunda Japonya’da aile kolaylıkla vazgeçilebilecek bir seçenek halini almaktadır (Bauman, 2003). Bu durum yalnızca dünya için yaşayan ve ahiret inancının olmadığı Japon toplumunun geleceğine yönelik açık bir tehdit oluşturmaktadır.

3. Türkiye’de aileyi tehdit eden risk faktörleri:

Türkiye’de evlilik kurumu son yıllarda bireysel merkezli bir mutluluk ilişkisi olarak algılanmaktadır (Yılmaz, 2015). Bu durum boşanmaların artması ve evliliğin ahlaki bir sorumluluk olarak değil mekanik ve teknik bir sözleşme gibi algılanmaya başladığının göstergesidir (TÜİK, 2023). Nitekim son yıllarda Türkiye’de çocuk sayısındaki hızlı azalışlar, çocuk sahibi olmanın kültürel bir değer olmaktan çıkıp bir yaşam standardı haline geldiğinin açık bir göstergesidir (Kağıtçıbaşı, 2007). Bununla birlikte ailenin önemli fonksiyonlarından birisi olan dini ve ahlaki eğitimin önemini kaybetmesi, toplumsal iç denetim mekanizmalarının ortadan kalkmasına neden olmaktadır (Kohlberg, 1984). Türkiye’deki aile politikalarının sırf ekonomik teşviklere bina edilmesi, Japonya’daki gibi bir aile modelinin ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu durum da ülkemizin bekasına yönelik önemli bir tehdit olarak karşımıza çıkabilir.

4. Model hakkında stratejik değerlendirme:

Japonya’da aile kurumunun geçirdiği süreç, yalnızca ekonomik kalkınma ve kültürel geleneklerin aileyi koruyamadığını net bir şekilde ortaya koymaktadır (Inglehart & Norris, 2011). Türkiye için aile konusunda geliştirilecek bir erken uyarı modeli, ailede yaşanan çözülmeyi sonuçlara göre değil uyarıcı ve öncü göstergeler üzerinden izlemeyi amaç edinmelidir (Parsons & Bales, 1955). Bu yaklaşıma göre, aile sosyal politika öznesi olmanın ötesinde, medeniyet derinliği olan ahlaki bir temelden ele alınmaktadır (Berger, 1967). Bu amaçla sosyal politika yapıcı devlet kurumaları ile üniversiteler aile konusunda esaslı stratejik planlamalar yapmakla mükelleftir. Aksi taktirde geri dönüşü olmayan bir yola girilmiş olacaktır.

Güçlü bir millet sağlam ailelerden oluşur.

Aile kurumunun çökmesi gerçek bir beka meselesidir.

Geleceğini kurtarmak isteyen milletler en büyük yatırımı aileye yapmalıdır.

Dr. Nadir Çomak

Kaynakça

Bauman, Z. (2003). Liquid love: On the frailty of human bonds. Polity Press.
Berger, P. L. (1967). The sacred canopy. Anchor Books.
Cherlin, A. J. (2004). The deinstitutionalization of American marriage. Journal of Marriage and Family, 66(4), 848–861.
Esping-Andersen, G. (2009). The incomplete revolution. Polity Press.
Giddens, A. (1992). The transformation of intimacy. Stanford University Press.
Hikaru, S. (2019). Loneliness and social isolation in Japan. Routledge.
Inglehart, R., & Norris, P. (2011). Sacred and secular. Cambridge University Press.
Inoue, N. (2003). Japanese moral culture. University of Tokyo Press.
Kağıtçıbaşı, Ç. (2007). Family, self, and human development across cultures. Lawrence Erlbaum.
Kohlberg, L. (1984). The psychology of moral development. Harper & Row.
McDonald, P. (2006). Low fertility and the state. Population and Development Review, 32(3), 485–510.
Parsons, T., & Bales, R. F. (1955). Family, socialization and interaction process. Free Press.
Raymo, J. M., & Iwasawa, M. (2005). Marriage market mismatches in Japan. American Sociological Review, 70(5), 801–822.
Sugimoto, Y. (2014). An introduction to Japanese society. Cambridge University Press.
Yılmaz, İ. (2015). Türkiye’de aile yapısında dönüşüm. Sosyoloji Araştırmaları Dergisi, 18(2), 1–28.
TÜİK. (2023). Evlenme ve boşanma istatistikleri.