Sevgili okurlar, Beste Açar’ın feryadını okuduğumda aklıma ilk gelen şu oldu:
8 yaşında bir çocuğun öğrendiği bir sır, ona nasıl bir yük olmuştur?
İster gerçek olsun ister olmasın, bir evladın gözünde babasının imajının sarsılması... Kolay bir şey değil.
Öte yandan, işin içine telif hakları ve şarkı yasaklama tehditleri girince, işin rengi değişiyor.
Bu bir iç dökme mi, yoksa bir hukuk savaşı başlatma taktiği mi?
Bunu zaman gösterecek.
Peki, Nilüfer’in susması mı daha iyi, konuşması mı?
Ben konuşmasından yanayım.
Ama eğer bir ilişki gerçekten yaşandıysa, bunu kabul etmekle etmemek arasında ince bir çizgi var.
Sonuçta Kayahan artık hayatta değil ve kendini savunamaz.
Beste Açar’ın sözleri, babasının adını bir kez daha magazin gündemine taşımış oldu.
Burada kimse tam olarak haklı değil. Beste Açar’ın çocukluk travması anlaşılır, Nilüfer’in de bir sanatçı olarak Kayahan’ın eserini seslendirme hakkı tartışılır.
Ancak iş mahkemelere, yasaklamalara, “avukatım yarın ne yapacağını söyledi” tehditlerine döküldüğünde, ortaya çirkin bir tablo çıkıyor.
Kayahan gibi bir ustanın eserleri, keşke böyle kavgalarla değil de gönüllerimize yazdığı nağmelerle hatırlansaydı.
PROTESTO ETMEK HAKTIR!
Deniz Bulutsuz'a yönelik şiddet davasında aldığı hapis cezasının kesinleşmesinin ardından kamuoyunda tartışmalı bir figür haline gelen Ozan Güven, bu kez Kadıköy'de bir eğlence mekânında yaşananlarla gündeme oturdu.
Mehmet Aslantuğ ile birlikte çay içtiği mekânda bazı kadın müşteriler tarafından fark edilen oyuncu, "Failler dışarı" sloganlarıyla protesto edildi.
Kısa sürede büyüyen tepkiler üzerine Güven, mekândan ayrılmak zorunda kaldı.
Cezası kesinleşti, ama toplumun vicdanı henüz kesinleşmedi.
Sevgili okurlar, bu olay hepimize aslında çok net bir şey söylüyor.
Toplum olarak şiddete karşı durmayı öğrendik, bu büyük bir kazanç.
Deniz Bulutsuz gibi kadınların yaşadığı travmalar, artık görmezden gelinmiyor, sessizce geçiştirilmiyor.
Ama bir şeyi daha öğrenmemiz gerekiyor: Yargılamayı mahkemeler yapar, toplumun görevi ise unutmamak ve hatırlatmaktır.
"Bu kişiyle aynı mekânda bulunmak istemiyorum" demek en doğal haktır. Ancak bu sırada insan onurunu da korumak, kişiyi hedef göstermemek, fiziksel bir müdahalede bulunmamak gerekir.
Bir kişiyi eleştirmek, aldığı mahkûmiyet kararını yüzüne hatırlatmak ya da onunla aynı ortamda bulunmak istemediğini dile getirmek, ne kadar rahatsız edici olsa da ifade özgürlüğünün koruması altındadır. Çünkü bu, bireyin kendi vicdanıyla kurduğu bir sınırı dışa vurmasıdır.
Ancak işin rengi değişir.
Kişi kuşatılırsa, zorla dışarı çıkarılmaya çalışılırsa, hareket özgürlüğü elinden alınırsa, tehdit veya hakarete maruz kalırsa, artık ifade özgürlüğünden söz edemeyiz.
O noktadan sonra suç başlar.
Kişiyi hürriyetinden yoksun kılmak, tehdit, hakaret... Bunların hiçbiri demokrasiyle, ifade özgürlüğüyle açıklanamaz.
Peki Ozan Güven'in özel hayatı? Bir bar ya da eğlence mekânı, kişinin özel hayatının çekirdek alanı sayılır mı?
Benim fikrim sayılmaz.
İçeri giren herkesin görebileceği, gözlemleyebileceği bir yer, mahremiyetin en iç halkası olamaz.
Müşterilere açık olan bir barda, Ozan Güven'in bulunması, görülmesi ve hatta protesto edilmesi, özel hayatın ihlali değildir.
Bu, kamusal alanda hesap vermenin bir parçasıdır.
Unutmayalım: Protesto etmek haktır. Linç etmek değil.
Biri demokrasinin olmazsa olmazıdır, diğeri kaosun ta kendisidir. Sınırı iyi bilmek gerekir.
Çünkü sınır kaybolduğunda, hak ile haksızlık birbirine karışır, mağdur ile fail arasındaki çizgi silinir.
Ve o noktada hiç kimse kazanamaz.
Ozan Güven, cezasını çekecek. 45 gün açık cezaevinde kalacak.
Ama sonrasında?
Toplum onu affedecek mi, yoksa her görüştüğünde "Failler dışarı" sloganlarıyla mı karşılaşacak?
Bu sorunun cevabını hep birlikte göreceğiz.
TRAVİS SCOTT PARASINI ALDI VE GİTTİ!
Bu konser, bana şunu düşündürdü: Popüler kültür, artık sadece sanatı değil, parayı, statüyü ve orada olma halini de satın alıyor.
Konsere 40 bin dolar veren loca sahipleri... 15 dakika story çeken gençler...
"Adam Amerika'da 200 dolara izlenir, burada niye 30 bin?" diye isyan edenler...
Herkesin bir yorumu var, herkesin bir tepkisi var. Ama ortada bir gerçek var: Travis Scott İstanbul'a geldi, kısa bir şeyler yaptı, parasını aldı ve gitti.
Açıklamasında "gerçek performans için yeniden geleceğim" dedi.
Bekleyip göreceğiz.
Ama benim naçizane tavsiyem şu: Paranızla bir sanatçıyı onurlandırmak istiyorsanız, önce o sanatçının sizi onurlandırıp onurlandırmadığına bakın.
Yoksa elinizde sadece yüksek bir hesap ve birkaç dakikalık story kalır.