Bazı insanlar yaklaşan bir fırtınayı gökyüzüne bakmadan anlar. Bir sessizliğin içindeki kırgınlığı, bir bakışın ardındaki vedayı hisseder. Çünkü insan ruhu bazen gözün görmediğini görür, kulağın işitmediğini duyar.
Bugün tam da böyle insanlara ihtiyaç duyduğumuz bir çağın içindeyiz.
Çünkü modern dünya bize sayısız kolaylık sundu ama ruhumuzdan da çok şey aldı. Teknoloji ilerledi, şehirler büyüdü, yollar kısaldı, iletişim hızlandı…
Fakat insanın iç dünyası aynı ölçüde büyümedi. Aksine, kalabalıkların içinde daha yalnız, bilgi çağının ortasında daha hissiz hale geldik.
Artık insanlar saate bakıyor ama zamanı yaşamıyor.
Takvimleri takip ediyor ama mevsimlerin ruhunu hissetmiyor.
Kalabalık sofralarda oturuyor ama birbirinin sessiz çığlığını duymuyor.
Belki de çağımızın en büyük kaybı budur:
İnsanın görünmeyene karşı dikkatini yitirmesi…
Eskiden insanlar yağmur gelmeden toprağın kokusunu alırdı.
Bir annenin yüreği evladına gelecek sıkıntıyı günler öncesinden hissederdi. Şimdi ise ekranların ışığı altında sezgilerimiz köreldi.
Her şeyi ölçebileceğimizi sandık ama ruhun matematiğini unuttuk.
Oysa hayat sadece görünenlerden ibaret değildir.
Bazen bir felaket, gerçekleşmeden önce toplumun ruhuna çöker.
Bazen bir çöküş, rakamlardan önce insanların yüzünde başlar.
Ve bazen insan, yaklaşan karanlığı mantığıyla değil, kalbiyle hisseder.
Modern insanın en büyük trajedisi de burada başlıyor:
Her şeyi bildiğini sanırken aslında hiçbir şeyi derinlemesine hissedememesi…
Belki de yeniden insan olabilmek için biraz yavaşlamamız gerekiyor.
Bir ağacın sessizliğini dinlemek…
Bir dostun gözlerinde saklanan yorgunluğu görmek…
Ve en önemlisi, kalbimizin üzerini örten gürültüyü susturmak…
Çünkü bazı gerçekler yalnızca hissedilir.
Ve bazı felaketler, gelmeden önce insanın içine doğar.