Kentsel Dönüşüm çıkmazı ve mülkiyetin rasyonalitesi: Yıkım yerine güçlendirme

Türkiye’nin coğrafi kaderi olan deprem gerçeği, her büyük sarsıntının ardından veya beklenen büyük İstanbul depremi konuşulduğunda, kamusal vicdanı harekete geçirmekte ve bizi aynı felsefi soruyla karşı karşıya bırakmaktadır: Bireyin mülkiyet hakkı nerede başlar, kamunun yaşam hakkı nerede biter?

Yıllardır bu soruya verilen tek ve ezberletilmiş bir cevap var: “Kentsel Dönüşüm”. Ancak bahse konu cevap hem ekonomik rasyonaliteden hem de mülkiyet hakkının özünden kopuk, tepeden inmeci bir planlama ruhunu yansıtmaktadır. Geldiğimiz noktada, bir türlü beklenen hıza ulaşamayan dönüşüm uygulamaları karşısında bir paradigma değişikliğine gitmek; yurttaşın hayatını korumak iddiasıyla mülkiyet haklarını tırpanlayan “yık-yap” modelinin neden bir çıkmaz sokak olduğunu ve akılcı çözümün “Kentsel Güçlendirme” olduğunu yüksek sesle tartışmak zorundayız.

Mevcut dönüşüm pratiğinin hâkim paradigması olan “yıkıp-yapma” modeline yakından baktığımızda, fiziksel riski azaltma iddiasındayken, derin sosyal travmalar ürettiğini görmekteyiz. Bu modelin yarattığı en büyük tahribat, literatürde “kök şoku” olarak tanımlanan, bireyin duygusal ekosisteminin çökmesidir. Fikirtepe örneğinde gördüğümüz, komşuluk ilişkilerini hiçe sayarak maksimum inşaat alanına odaklanan ve bölgeyi dikey bir beton yığınına dönüştüren anlayış, büyük ölçekli bir rant projesi olarak tarihe geçmiştir. Benzer şekilde Sulukule’de yaşanan süreç, bir topluluğun sadece evlerini değil, yüzyıllardır süregelen yaşam kültürünü de silen bir soylulaştırma örneğidir.

Meseleyi daha somut bir düzleme, gündelik yaşam pratiklerine indirdiğimizde; Çeşitli dönüşüm alanlarında yapılan saha çalışmaları bize çarpıcı veriler sunmaktadır. “Mahalle” dokusundan “Site” tipolojisine geçiş, sadece mimari bir değişim değil, ciddi bir habitus çatışmasıdır. Mahalle kültüründe “kapı önü”, yarı-kamusal bir sosyalleşme alanıyken; ayakkabıların kapı önüne bırakılması veya kapı önü sohbetleri birer dayanışma ritüeliyken; yeni “Site” yaşamı bu pratikleri “geri kalmışlık” veya “kural ihlali” olarak kodlamaktadır. Bu durum, site içinde görünmez duvarlar örmekte, sosyal bağlılığı zedelemekte ve komşuluk ilişkilerini, güvenlik kameraları ve turnikeler arasına sıkışmış soğuk bir ilişki ağına indirgemektedir. İnsanı mekânından ve komşusundan koparan bir dönüşüm, binayı kurtarsa bile, içindeki yaşamı öldürmektedir.

150 METREKARE EV NASIL 70 METREKARE OLUR?

Bahse konu kentsel dönüşüm modelinin veya daha doğru bir tabirle “yıkım odaklı yenileme” anlayışının ilerlemiyor olmasının temel nedeni ise yarattığı bu sosyal şoklardan öte, mülk sahibini cezalandırıyor olmasındadır. Düşünün ki; 50 yıllık bir binada, 150 metrekarelik bir daireniz var. Mevcut imar durumu, yeni yönetmelikler (asansör, sığınak, yangın merdiveni zorunlulukları) ve işin içine giren müteahhit kâr payı denkleme eklendiğinde, size teklif edilen alan 70 metrekareye düşmektedir. Bu durum, mülk sahibinin mevcut yaşam standardını ve ekonomik birikimini kaybetmesi demektir. Serbest piyasa ilkelerine göre rasyonel davranan bir bireyin, mülkünün değerini ve kullanım alanını yarı yarıya azaltacak bir projeye “gönüllü” imza atmasını beklemek, insan doğasına aykırıdır. İşte tam da bu nedenle, İstanbul’un en riskli bölgelerinde dönüşüm kilitlenmiş durumdadır.

Bu kilitlenmenin yarattığı en büyük etik sorun ise “kiracıların can güvenliği” meselesidir. Rant beklentisi veya metrekare kaybı endişesiyle dönüşüme yanaşmayan mülk sahipleri, bizzat oturmadıkları bu riskli konutları kiraya vermeye devam etmektedir. Böylece deprem riski, bir mülkiyet sorunu olmaktan çıkıp, mülksüzlerin yani kiracıların sırtına yüklenen bir “can pazarına” dönüşmektedir. Oysa elimizde, hem mülkiyet hakkını koruyan hem de can güvenliğini sağlayan akılcı bir alternatif mevcuttur: Güçlendirme.

Güçlendirme, binayı yıkmadan, mevcut taşıyıcı sistemi karbon fiber, çelik kuşaklama veya sismik izolatörler gibi teknolojilerle depreme dirençli hale getirmektir. Bu modelin üç temel üstünlüğü tartışmasızdır. Birincisi, zaman maliyetidir; yıkıp yapmak 24 ayı bulurken, güçlendirme 6-8 ayda tamamlanır kimi uygulamalarda haneler konut içinde yaşamını sürdürmeye devam dahi edebilir. İkincisi, ekonomik maliyettir; güçlendirme, yıkım maliyetinin %40’ı mertebesindedir. Üçüncüsü ve en önemlisi, sosyal maliyettir; mahalleli yerinden edilmez, habitus dağılmaz ve mülk sahibi dairesinin metrekaresinden bir santim bile kaybetmez.

YIKIM ŞART DEĞİL! 'OTOMOBİL FRENİ' MODELİYLE METREKAREYLE KAYBETMEDEN, YARI MALİYETİNE GÜÇLENDİRME

Peki, güçlendirme neden bir “kamusal zorunluluk” olarak ele alınmalıdır? Burada liberal felsefe de sıkça anılan, kamu güvenliği için elzem olan bir metaforu kullanmak yerinde olacaktır: Otomobil Freni Metaforu. Devlet, bir otomobil sahibine “Arabanı şu marka ile değiştireceksin” veya “Rengi kırmızı olacak” diyemez yahut dememelidir; bu mülkiyet hakkına müdahaledir. Ancak devlet, o otomobilin trafiğe çıkabilmesi için “asgari fren ve güvenlik standartlarına” sahip olmasını zorunlu kılar. Çünkü freni tutmayan bir araç, sadece sürücüsünü değil, üçüncü şahısları da tehdit eder. Tıpkı bunun gibi, içinde insan yaşayan bir binanın da asgari strüktürel güvenliğe sahip olmasını zorunlu kılmak, bir yaşam kalitesi standardıdır. Zorunlu güçlendirme, mülk sahibinin mülkünü elinden almaz; aksine, ona mülkünü üçüncü bir şahsın (kiracının veya komşunun) yaşamını tehdit etmeyecek seviyeye getirme sorumluluğunu yükler.

Ancak bu rasyonel modelin önünde bürokratik ve finansal engeller durmaktadır. T.C. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının genelgelerine rağmen, bankacılık sektörü güçlendirme kredilerini kullandırma noktasında proaktif değildir. Kredi limitleri, 2021 yılının ekonomik verilerine göre kalmış, 2026’nın maliyetleriyle uyumsuz hale gelmiştir. Finansal teşviklerin yetersizliği, vatandaşı çaresizce riskli binada oturmaya veya irrasyonel yıkım pazarlıklarına mahkûm etmektedir.

SONUÇ

Türkiye’nin önünde duran bu devasa yapı stoku sorununu, sadece müteahhitlik sistemiyle ve yık-yap mantığıyla çözmesi matematiksel olarak imkânsızdır. Çözüm; kavramsal kargaşayı bir kenara bırakıp, mülkiyet hakkını ranta kurban etmeyen, kiracıyı enkaz altında bırakmayan ve milli serveti koruyan “Kentsel Güçlendirme Seferberliği”ni başlatmaktır. Devletin görevi, herkesi müteahhitlerle pazarlık masasına oturtmak değil; tıpkı trafikteki araçlar gibi, binaların da asgari güvenlik şartlarını sağlayacak finansal ve hukuki altyapıyı, güçlendirme odaklı olarak tesis etmektir. Unutmayalım ki, en güvenli kent, en yeni binaların olduğu değil, içinde yaşayanların yarına güvenle bakabildiği kenttir.