Hobi bahçesi” ve “Tiny House” konseptleri, modern insanın doğayla bütünleşme ihtiyacını pazarlarken, arka planda mülkiyet hukukunu, imar mevzuatını ve tarımsal üretimi tahrip eden yapısal sorunlar yaratmaktadır.
Bu tahribatın en ağır bedeli ise yasal boşlukların istismar edilmesiyle doğrudan tarım arazileri üzerinde ödenmektedir.
TARIM ARAZİLERİNİN PARÇALANMASI VE KOOPERATİF TUZAĞI
Meseleye yasal çerçeveden bakıldığında, 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu, tarım arazilerinin ekonomik bütünlüğünü yitirecek şekilde bölünmesini kesin ve istisnasız bir biçimde yasaklamıştır. Yasa koyucu, tarımsal toprağı alınıp satılan basit bir ticari meta olarak değil korunması gereken stratejik bir ulusal varlık olarak kodlar. Bu bağlamda, kuru ve sulu tarım arazilerinde 20 dekarın altındaki alanların tapuda ifraz edilmesi veya hisselendirilmesi hukuken mümkün değildir.1
Kanunun yarattığı bu kesin bariyeri aşmak isteyen rant şebekeleri, “kooperatif üyeliği” veya “noter onaylı rızai taksim sözleşmesi” gibi hukuki illüzyonlar icat etmiştir. Simsarlar, devasa bir tarlayı satın alıp fiiliyatta tel örgülerle 300-500 metrekarelik parsellere bölmekte ve alıcılara bu alanları kooperatif hissesi veya noter onayıyla satmaktadır. Alıcı, elindeki e-Devlet çıktısıyla müstakil ev sahibi olduğuna inandırılır. Oysa rızai taksimin geçerli olabilmesi için, fiili bölümün emredici kamu hukuku kurallarına aykırı olmaması mutlak şarttır. 20 dekarın altındaki bölünme yasak olduğuna göre, noterde yapılan “imza onayı” tarladaki tel örgüleri yasal kılmadığından yapılan işlem hukuken batıldır.
Kooperatif modeli üzerinden kurulan tezgahın barındırdığı finansal riskler ise çok daha ağırdır. İdare, tarım arazisinin tahribi veya kaçak yapılaşma nedeniyle ceza kestiğinde, milyonlarca liralık idari yaptırımlar doğrudan kooperatif tüzel kişiliğine rücu eder. Rantı toplayıp kayıplara karışan kurucu yöneticilerin ardından tüm cezalar ve yıkım masrafları, ucuz bahçe aldığını zanneden vatandaşların sırtına yüklenerek altından kalkılamaz bir borç sarmalı yaratır. Dahası, devletin milyarlarca lira harcayarak toplulaştırdığı araziler, bu yasadışı fiili bölünmeler nedeniyle tekrar parçalanmaktadır. Milyonlarca lira harcanarak inşa edilen ana sulama kanalları ve yeraltı drenaj sistemleri, yüzlerce yeni “gecekondu” parselinin oluşturduğu plansız yollar ve beton direkli tel örgüler nedeniyle fiziken kullanılamaz hale gelmektedir. Sonuç olarak sulama suyu, hobi bahçelerinin içinden geçemediği için gerçek çiftçilerin arazilerine ulaşamamaktadır.
Hobi bahçelerinin yarattığı bu mülkiyet ve altyapı krizine paralel olarak, kırsal rantın daha modernize edilmiş bir başka versiyonu da mobil barınma üniteleri üzerinden devreye sokulmaktadır.
TINY HOUSE PARADOKSU: ARAÇ STATÜSÜNDEN KAÇAK YAPIYA
Kırsal rantın daha “çevreci” bir ambalajla sunulan bu ikinci dalgası, Tiny House akımıdır. Tekerlekli formda üretilen bu yapılar, Karayolları Trafik Kanunu kapsamında “çekme karavan” yani bir araç olarak tescil edilmektedir. Üreticiler, plakalı ve ruhsatlı bu araçların her yere park edilebileceğini ve imar iznine tabi olmadığını savunarak büyük bir pazarlama kampanyası yürütmektedir.
Ancak meselenin idari ve imar hukuku boyutu bu denli basit değildir. Bir Tiny House, hareket halinde olduğu sürece araçtır. Ne var ki, bir tarım arazisine kalıcı olarak park edildiğinde, tekerlekleri krikolarla sabitlendiğinde, etrafına verandalar yapılıp elektrik, su ve foseptik gibi sabit altyapı şebekelerine bağlandığında hukuki statüsü anında değişir. 3194 sayılı İmar Kanunu ve yüksek yargı içtihatları gereği, altyapıya bağlanan ve sürekli yaşamsal fonksiyon üstlenen bir Tiny House, artık araç vasfını yitirmiş ve imar izni gerektiren kaçak bir “yapı” haline gelmiştir.
Mevcut yasadışı fiili durumun aksine, kamu otoritesi mobil barınma ünitelerinin yasal ve ekolojik zeminini kesin sınırlarla belirlemiştir. Turizm Tesislerinin Niteliklerine İlişkin Yönetmelik’te yapılan değişiklikle mobil evler, “Kırsal Turizm Tesisleri” başlığı altında 35/A maddesiyle düzenlenmiştir. Mevzuata göre bu tesisler rastgele tarım arazilerine değil, yalnızca imar planlarında kamping veya kırsal/eko-turizm alanı olarak ayrılmış yerlerde kurulabilir. Dolayısıyla, imar ve çevre düzeni planlarında tarımsal niteliğinin korunması öngörülen alanlarda Tiny House yapımı ve işletilmesi hukuken mümkün değildir.
İşin trajikomik yanı, “ekolojik yaşam” vaadiyle pazarlanan bu projelerin yarattığı çevresel yıkımdır. Tarım arazilerine sürekli binek araçların girmesi, yapıların zemine oturması ve yürüme yolları için mıcır dökülmesi “toprak sıkışması” adı verilen felakete yol açar. Toprağın içindeki gözenekler ezilerek yok olur, su emilimi durur ve toprak biyolojik olarak ölür. Kazılan yasadışı foseptik çukurlarından sızan atıklar ise yeraltı sularını doğrudan zehirler.
KIRSAL DÜZENLEME VE REGÜLASYON İHTİYACI
Tüm bu olumsuz tablonun çıkış noktasını oluşturan ve geçtiğimiz günlerde Çanakkale'de tarım arazilerini işgal eden 10 kaçak yapının il özel idaresi ekiplerince yıkıldığını aktaran haber, inşa edilen hukuksuz sistemin kaçınılmaz sonunu teyit eden somut bir göstergedir. Yaptırım süreci yalnızca yıkımla da sona ermemektedir. 5403 sayılı Kanun kapsamında tarımsal bütünlüğün bozulduğu tespit edilen taşınmazların tapu kütüğüne idarece şerh konulmakta, böylelikle mülkiyet hakkı da kısıtlanmaktadır.
Ne var ki bu noktada, salt yıkım eyleminin yapısal bir çözüm üretmediği gerçeğiyle yüzleşmek zorundayız. Daha önce detaylandırdığımız toprak sıkışması ve altyapı tahribatı nedeniyle, dozerlerin girip yapıları tasfiye ettiği araziler kısa ve orta vadede tarımsal vasfını zaten yitirmiş durumdadır. Buna ek olarak, bahse konu yapılara bağlanan milyonlarca liralık sermayenin yıkımla birlikte birer enkaz yığınına dönüşmesi, milli servetin israfından başka bir anlam taşımaz. Ortada hem ekolojik hem de finansal boyutları olan katmerli bir zarar tablosu mevcuttur.
Ülke kaynaklarının böylesine boşa harcanmasını engellemenin yegane yolu, hukuki illüzyonlarla maskelenen kooperatif tuzaklarına karşı yurttaşları henüz yatırım aşamasına geçmeden önce bilinçlendirmektir. Bu köşedeki çabamızın temel gayesi de tam olarak budur; idarenin yıkım kepçesi alana girmeden evvel toplumsal farkındalığı inşa ederek hem mülkiyet mağduriyetlerinin hem de ulusal kaynak israfının önüne geçilmesini sağlamaktır.
SONUÇ
Tüm bu tabloyu makro perspektifle değerlendirdiğimizde, meselenin salt bir fiziki “kentleşme” veya imar kirliliği problemi olmadığı açıkça görülmektedir. Tarım arazilerini “hobi bahçesi” ve tekerlekli ev kılıfıyla işgal eden bu kural tanımazlık, aslında Türkiye'ye özgü, artık kronikleşmiş “kentlileşememe” semptomunun kırsala sıçramış en net tezahürüdür. Fiziksel olarak yığıldığı mekanlarda ortak bir sosyal sözleşme etrafında uzlaşamayan ve kamusal alanı hukukla paylaşmayı başaramayan kitleler, bir arada yarattıkları “kent” yapısından kaçarken kendi kural tanımazlıklarını da beraberlerinde getirmektedirler. Dozerlerin tarım arazilerindeki enkazı kaldırması idari bir zorunluluktur; ancak gerçek reçete, spekülatif bir kaçış illüzyonuna sığınmak yerine, hukuki sınırların kesinliğine saygı duyarak “bir arada yaşamayı” öğrenmekten geçmektedir.