Zamanın ruhunun bu denli hızlı değişimi, olayların gidişatını önceden kestirebileceğimize dair inancımızı sıklıkla boşa çıkarmaktadır. Geleceği bildiğini iddia edenlerin ekseriyetle yanıldığı yahut tesadüfen haklı çıktığı bu belirsizlik çağında, makro düzeydeki kurumsal istikrarsızlıklar bireyler üzerinde felç edici ve umut kırıcı bir etki yaratmaktadır. “Bu kadar öngörülemez, cesaret kırıcı ve çalkantılı bir ortamda inşa etmeye, düşünmeye ve iyileştirmeye neden zahmet edelim?” sorusu, zihinleri kemiren en temel ontolojik şüphe haline gelmiştir. Oysa tam da bu noktada, kentsel aktörler ve mekân üreticileri için tarihsel bir gerçeği hatırlamanın ve tüm karamsarlığa inat kenti inşa etmeye devam etmenin her zamankinden daha önemli olduğunu savunmak zorundayız.
SİYASAL VARLIĞIN FANİLİĞİ KENTLERİN ÖLÜMSÜZLÜĞÜ
Mekânsal tarih okumaları bize son derece net bir gerçeği fısıldar: Kentler, ulus-devletlerden ve siyasal rejimlerden bütünüyle farklı bir hikâyeye sahiptir. Ulus-devletler ve imparatorluklar tarihsel döngüler içinde doğar, gelişir ve çökerler. Kurumsal yapılar, anayasalar ve hükümet sistemleri çağlar boyunca devinime uğrar. Ancak kentler, zamana karşı direnen en kalıcı insanlık eserleridir. Modern İtalya devletinin siyasi geçmişi iki asra bile tam olarak ulaşmazken, Roma şehri yaklaşık üç bin yıldır ayaktadır. Modern Yunan devleti görece yeni bir siyasi teşekküldür ancak Atina beş bin yıldır oradadır. Modern Suriye seksen yıllık çalkantılı bir geçmişe sahipken Şam, dokuz bin yıldır aynı coğrafyanın nabzını tutmaktadır.
Bu gerçekliği Türkiye ekseninden okuduğumuzda tablo çok daha çarpıcı bir hal alır. Türkiye Cumhuriyeti siyasal bir varlık olarak henüz birinci asrını yeni devirmiş genç bir devlettir; ancak başkentimiz Ankara, tarihi Galatlara, Friglere ve Roma tahkimatlarına kadar uzanan binlerce yıllık köklü bir kentsel yerleşimdir. Benzer şekilde İstanbul, imparatorlukların doğup battığı, Roma’dan Bizans’a ve oradan Osmanlı’ya geçiş yapan, defalarca kuşatılan, salgınlar ve depremler atlatan ancak mekânsal varlığını inatla sürdüren ölümsüz bir kentsel organizmadır. Siyasi sınırlar, yönetim biçimleri ve semboller değişebilir; ancak beş, elli veya yüz yıl sonra bu Anadolu coğrafyasının üzerinde, hangi siyasal varlık olursa olsun, kentler ve o kentlerde yaşayan Türk toplumu var olmaya devam edecektir. İstanbul hiçbir yere gitmemektedir; Ankara, Galatların attığı temellerin üzerinde yaşamayı sürdürecektir.
ACİL SERVİS CERRAHLIĞINDAN KENTSEL BAHÇIVANLIĞA
Siyasal yapıların bu faniliğine karşın kentlerin sergilediği bahse konu ölümsüzlük, mekânla ilgilenen herkes için benzersiz bir amaç duygusu sunar. Yukarıdaki makro-siyasi peyzaj, yıllar içinde neyin nasıl inşa edileceğini şüphesiz etkileyecektir; ancak komşularımızın yaşam kalitesini artıracak kentsel mekânlar yaratma mesaisi hiçbir zaman durmaz. Müteallik çaba, hamasi bir iyimserlik veya soyut bir motivasyon nutku değildir. Bütünüyle bir kamu hizmeti ve kentsel sorumluluk meselesidir. Tarih boyunca hatırlananlar, veba, savaş veya ekonomik buhran dönemlerinde dahi kentini terk etmeyip sabırla komşularına ve mekânına hizmet etmeye devam edenlerdir. Bizim asıl çağrımız kör bir iyimserlik yaymak değil kazmaları ve kürekleri elimize alıp, hâlâ birilerinin bu kentleri önemsediğinin canlı kanıtı olmaktır.
Kentlerin devletlerden en büyük farkı, hayatta kalma refleksleridir. Yani kentsel dokuda en zor kısım zaten halledilmiştir. Kentsel aktörlerin görevi, bir kenti en temel biyolojik seviyede hayatta tutmak değildir çünkü kentler insanlık var oldukça bir şekilde yaşamaya devam ederler. Bir başka deyişle, kentlere inanmak mucizevi bir inanç gerektirmez, tarih zaten görerek inanmayı mümkün kılar. Bu bağlamda, bizim işimiz ölüm döşeğindeki bir bedeni hayatta tutmaya çalışan acil servis cerrahlığı değil, bilakis toprağı işleyen, yabani otları ayıklayan bir bahçıvanlıktır. Çünkü kentler her zaman var olabilir ve insanlarla dolup taşabilir ancak o kentlerin gerçekten hayat dolu, adil, erişilebilir ve estetik olacağının hiçbir garantisi yoktur. Kurumların sarsıldığı fırtınalı dönemlerde yapılabilecek en akılcı, en istikrarlı ve en dirençli eylem, kentleri bıkmadan usanmadan iyileştirmektir.
YENİ SINIR BOYLARI: TERK EDİLMİŞ KENT MERKEZLERİMİZ
Bu ısrarlı iyileştirme süreci, aynı zamanda içimizde unuttuğumuz o kentsel öncü ruhun yeniden keşfedilmesidir. Yeni çağın keşfedilecek coğrafyaları artık yeni kıtalar veya imara yeni açılan dış çeperler değil bizzat göz ardı edilmiş, politik çıkar çatışmalarına ve sığ ranta kurban gitmiş yorgun kent merkezlerimizdir. Tarihte yeni ufuklara yelken açan cesur kâşiflerin yerini, bugün rant odaklı çöküntü alanlarını yaşanabilir sosyal mekânlara dönüştüren kentsel öncüler almalıdır.
Zira kentlerimiz bize adeta seslenmekte ve “Bunlar birer harabe değil, sadece yeni bir yaşamın omurgasıdır” demektedir. O tarihi omurgaya nasıl bir et giydirileceği, üzerinde kimlerin, hangi adalet duygusuyla yaşayacağı kısmen bizim aklımıza ve irademize bağlıdır. Umutsuzluk ve şüpheciliğin insan boyunu aşan yabani otları arasında, elinde akılcılığın araçlarıyla bu karamsarlığı biçerek yol açmak, günümüzün en büyük mekânsal direnişidir. Ne var ki akılcılığı Nazizmin mitralyözleriyle karıştırarak, bahse konu yabani otları temizlemek bahanesiyle tüm tarlayı acımasızca ateşe verme tehlikesi de insanlığın savrulabileceği bir başka karanlık sorunun tezahürüdür.
MEKANSAL HİZMET BİR TERCİH DEĞİL ZORUNLULUKTUR
Siyasi konjonktürün veya makroekonomik iklimin ne kadar istikrarlı olduğuna dair derin şüpheler taşıyabiliriz. Ancak bir ülkenin geleceğine yatırım yapmanın, onun toplumsal olarak iyileşmesini sağlamanın kalıcı yolu, kendi doğaları gereği bir tür ölümsüzlüğe ulaşmış olan kentlerine yatırım yapmaktır.
Eğer toplum olarak bir krizin içinde olduğumuzu düşünüyorsak, makro-siyasete veya kurumsal yapıların gidişatına küsmüş olabilirsiniz; ancak kentinize küsme lüksünüz yoktur. Merkezi idare ile yerel yönetimler arasındaki sığ gerginliklere, iktidar ve muhalefet partilerinin bitmek bilmeyen kısır çekişmelerine yahut küresel ölçekte dünyayı yöneten irrasyonel aktörlerin aldığı akıl dışı kararlara bakmaksızın, yaşadığımız mekânı her şeye rağmen yaşanabilir kılma sorumluluğumuz devam etmektedir. Çünkü tüm üst yapılar yıkılsa veya form değiştirse dahi kentler o topraklarda kalacak ve kentlerin, ussal bir vizyona sahip, liyakatli ve şefkatli bahçıvanlara daima ihtiyacı olacaktır. Kendimizden vazgeçsek bile, binlerce yıldır ayakta duran bu kentsel mirastan vazgeçemeyiz. Sistemin çıkmazlarına inat, taşı taşın üstüne koymaya devam etmek ve geleceği öngörmeye çabalamak sahip olduğumuz yegâne sarsılmaz gerçektir.