Londra’nın finansal hegemonyası ve İstanbul’un etki alanı

Türkiye’nin tarihsel derinliği ve coğrafi hinterlandı üzerine ekonomi bağlamında düşünürken; bizim bu yazıda peşine düşeceğimiz konu, köhnemiş ve anakronik fikri akımlar değildir. Yazının konusu ve araştırma sorusu; Türkistan’dan Cebelitarık’a uzanan devasa bir coğrafyada hüküm sürmüş Türk İmparatorluklarının bakiyesi olan Türkiye’nin, bugün neden İngiltere, Fransa veya Hollanda gibi “ekonomik ve hukuksal bir etki alanı” (influence) yaratamadığıdır.

“İmparatorluk Bakiyesi” kavramını, nostaljik bir toprak talebi olarak değil; modern dünyada süreçleri, standartları ve kuralları yönetebilme kapasitesi olarak okuyabilmek faydalı bir başlangıç noktası olacaktır. İngiltere’nin küresel sahnedeki mevcut gücü, tam da bu bakiyeyi aktif bir jeo-ekonomik stratejiye dönüştürmesinde yatmaktadır. İngiltere’nin gücü artık donanmasından değil; küresel ticaretin işletim sistemi haline gelen “Common Law” (İngiliz Hukuku) sisteminden, Londra Menkul Kıymetler Borsası’nın (LSE) derinliğinden ve hepsinden önemlisi standart belirleme kabiliyetinden gelmektedir. İngiliz İmparatorluğu coğrafi olarak çekilmiş olsa da finansal ve hukuki imparatorluğu güneş batmayan bir sistem olarak işlemeye devam etmektedir.

*Görsel yazının içeriğine göre yapay zeka tarafından oluşturulmuştur

Bu mekanizmayı anlamak için yazarın kendi sektöründen bir örneğe bakmamız bile yeterli olacaktır. RICS (Royal Institution of Chartered Surveyors) ile bizim SPK (Sermaye Piyasası Kurulu) lisanslamamız arasındaki farklar tam da bu konuyu açıklar. RICS, adındaki “Kraliyet (Royal)” unvanına rağmen, kendini küresel bir sivil otorite ve tarafsız bir standart olarak konumlandırmıştır. Bugün Dubai’den Singapur’a kadar, İngiliz himayesinin fiilen bittiği yerlerde dahi gayrimenkul değerlemeleri RICS standartlarına göre yapılmakta, anlaşmazlıklar Londra’da çözülmektedir. İngiltere, Dubai’deki gökdelenin sahibi değildir; ancak gökdelenin nasıl değerleneceğinin ve hukuki kaderinin sahibidir. İşte “sistem kirası” denilen ekonomik ve hukuki tahakküm tam olarak budur.

Buna mukabil Türkiye; TİKA, YTB gibi kurumlarıyla Türkistan ve İslam coğrafyasında güçlü bir yumuşak güç ve siyasi sempatiye sahiptir. Hatta veriler gösteriyor ki Türkiye, dünyadaki en büyük 3. diplomatik ağa sahiptir. Ancak bu muazzam erişim gücü, ne yazık ki Londra’daki bir tahkim avukatının veya RICS uzmanının imzasındaki finansal geçerliliği taşımamaktadır. Örnekten devamla; SPK’nın verdiği gayrimenkul değerleme lisansı, uluslararası standartlara (IVS) teknik olarak uyumlu olsa da sadece ulusal sınırlar içinde geçerli, devletçi bir belge olarak kalmaktadır. Taşkent’te veya Bakü’de bir proje finanse edilirken, masada SPK lisansı değil, hala RICS’in standartları durmaktadır. Bu durum, Türkiye’nin bir “standart ihracatçısı” değil, hala bir “standart ithalatçısı” konumunda kaldığının somut bir göstergesidir.

Londra’nın güvenli liman statüsünün en çarpıcı kanıtı, “Sukuk Paradoksu”dur. İslami finans prensiplerine göre üretilen Sukuk’un, İslam coğrafyası yerine Londra’da en derin pazarını bulması tesadüf değildir. Küresel sermaye -Türkiye’deki muhaliflerin ideolojik önyargılarının aksine- enstrümanın dini niteliğine değil; işlem gördüğü piyasanın hukuki öngörülebilirliğine ve kurumsal ciddiyetine güvenmektedir. İngiltere, pragmatik bir akılla rakip bir sistemi dışlamak yerine, onun hukuki altyapısını hazırlayarak kendi sistemine entegre etmiş ve bundan kazanç sağlamıştır. Bu, imparatorluk aklının modern finansal sisteme tercümesidir.

Peki, iki haftadır anlatmak için uğraştığımız İstanbul Finans Merkezi (İFM) vizyonu bu tablonun neresindedir? Şu ana kadar İFM, fiziksel altyapısıyla “donanım” kısmını, Türk müteahhitlik sektörünün malum üretim becerisiyle tamamlamıştır. Ancak Londra örneği bize göstermektedir ki başarı binalarda değil, “yazılımda”, yani hukuk ve standartlardadır. Türkiye’nin stratejik çıkış yolu için önerdiğimiz metodolojiyi aynı örnek üzerinden somutlaştırırsak; temel hedef, SPK lisansını sadece iç piyasada geçerli bir bürokratik belge olmaktan çıkarmaktır. Yapılması gereken; SPK’nın teknik birikimini kullanarak, devletten bağımsız olması gereken bir yapı olan TDUB (Türkiye Değerleme Uzmanları Birliği) bünyesinde yeni bir “Avrasya Değerleme Standardı” (bir nevi Avrasya Yeşil Kitabı) ve sertifikasyon mekanizması yaratıp bunu ihraç etmektir.

Elbette bu öneri, yalnızca tek bir ihtisas alanına dair bir temenni değil, genel bir metodoloji teklifidir. Söz konusu standart koyucu özerk aklı, sigortacılıktan ticari tahkime kadar finansın her bir alt sektöründe aynı ussal yöntemle kucaklamak, İFM’nin küresel iddiası için zorunluluktur. Türkiye, Türk Devletleri Teşkilatı ve İslam İşbirliği Teşkilatı gibi platformlardaki siyasi gücünü, bahse konu bu standartların bölgesel geçerlilik kazanması için kullanmalıdır. Türkistan coğrafyasındaki bankacılık sistemlerine ve ticaret odalarına ilgili standartları entegre etmek, TİKA’nın okul yapmasından çok daha kalıcı bir etki yaratacaktır. Benzer şekilde, İFM bünyesindeki Tahkim Merkezi, sıradan bir arabuluculuk ofisi olmaktan çıkıp Katılım Finansı ve bölgesel ticaret anlaşmazlıklarında uzmanlaşmış, kararları Londra’dan daha hızlı ve kültürel kodlara uyumlu biçimde sonuçlandıran, yetkin bir uyuşmazlık çözüm merkezi olarak markalaşmalıdır.

Sonuç olarak; tarihsel bir imparatorluk bakiyesine sahip olmak, sadece övünülecek bir mazi değil aynı zamanda yönetilmesi gereken bir gelecek sorumluluğudur. Türkiye, etki alanındaki coğrafyada sadece müteahhitlik yaparak binaları inşa eden değil; binaların değerini belirleyen kuralları ve hukuku yazan ülke konumuna gelmelidir. Ne yazık ki, söz konusu altyapısal iktidarı ve ekonomik yönetişimi tesis edemeyişimizin bedeli, sadece ticari kayıplarla sınırlı kalmamıştır. Bugün tarihin en acımasız “Kentkırım” (Urbicide) suçlarının tam da ifade ettiğimiz coğrafyada yaşanmış ve yaşanıyor olması tesadüfi değildir. Saraybosna’nın kültürel hafızasının silinmesinden Azerbaycan’ın Şuşa’sına, Suriye’de IŞİD barbarlığının yıktığı kadim kentlerden bugünün Gazze’sine kadar uzanan yıkım silsilesi, coğrafyanın “sahipsizliğinden” kaynaklanmaktadır. Buradaki sahipsizlik ifadesi, maliki olmayan bir toprak parçasını değil, kendi kurallarını, kendi ekonomik ve hukuksal şemsiyesini kuramamış bir medeniyet havzasını işaret etmektedir. Bu yıkımların çözümü büyük ordular yığmakta yahut hamasi söylevlerde değil sürekli olarak vurguladığımız akılcı, hukuki ve derinlikli ekonomik yapının tesis edilmesindedir.