Mehmet Öğütçü
Mehmet Öğütçü

Mehmet Öğütçü, dünyaca tanınan diplomat, stratejist, uluslararası iş insanı, enerji otoritesi ve yazardır. Başbakan danışmanlığı, Dışişleri Bakanlığı, OECD, Uluslararası Enerji Ajansı, British Gas Group, Energy Charter....

6 yazı 2026'ten beri
Türkiye’de iktidarı yalnızca sandık mı belirliyor? Kritik dönemeçler, ortak sonuçlar ve cevabı hâlâ aranan sorular

Türkiye’de iktidarı yalnızca sandık mı belirliyor? Kritik dönemeçler, ortak sonuçlar ve cevabı hâlâ aranan sorular

Demokrasilerde iktidarlar seçimlerle gelir, seçimlerle gider. En azından anayasal düzen bunu öngörür.

Vatandaş oyunu verir, sandıklar açılır ve millet ülkeyi kimin yöneteceğine karar verir.

Fakat siyaset bilimi bize seçim sonuçlarının yalnızca sandık başında belirlenmediğini de öğretir. Seçim günü önemlidir; ancak adayların nasıl belirlendiği, partilerin nasıl yönetildiği, ittifakların nasıl kurulduğu, medyanın kamuoyunu nasıl etkilediği, ekonomik şartlar, devlet kurumlarının işleyişi ve uluslararası konjonktür de en az sandığın kendisi kadar belirleyici olabilir.

Türkiye’nin son çeyrek yüzyılına geriye dönüp baktığımızda, bu gerçeği düşündüren dikkat çekici bir tabloyla karşılaşıyoruz.

Bu yazıda herhangi bir kişi, kurum veya grubun hukuka aykırı faaliyet yürüttüğünü iddia etmiyoruz. Amaç, kamuoyuna mal olmuş siyasi gelişmeler üzerinden yakın tarihimizin bazı kritik dönemeçlerini sorgulamak ve cevabı hâlâ tartışılan soruları yeniden gündeme getirmek.

BİR KARAR BAZEN BİR SEÇİMDEN DAHA BÜYÜK OLABİLİR

2002 seçimleri Türk siyasetinde yeni bir dönemi başlattı. AK Parti tek başına iktidara geldi.

Ancak partinin lideri Recep Tayyip Erdoğan, siyasi yasağı nedeniyle milletvekili değildi.

Sonrasında ana muhalefet lideri Deniz Baykal’ın desteğiyle yapılan anayasal düzenleme, Erdoğan’ın milletvekili seçilmesinin ve ardından başbakan olmasının önünü açtı.

Baykal bu tavrını demokratik meşruiyet anlayışıyla açıkladı.

Bugün geriye dönüp baktığımızda ise şu soru hâlâ geçerliliğini koruyor:

Bu yalnızca demokratik bir ilkenin gereği miydi? Yoksa Türkiye’nin sonraki çeyrek yüzyılını etkileyen tarihî bir dönüm noktası mıydı?

Kesin cevabı bilmiyoruz. Ancak bu soruyu sormak meşrudur.

MERKEZ SAĞIN SESSİZ ÇÖKÜŞÜ

Aynı yıllarda ANAP ve DYP gibi Türkiye’nin siyasal hayatına damga vurmuş iki büyük merkez sağ partisi birkaç yıl içinde siyaset sahnesinden çekildi.

On yıllar boyunca başbakanlar ve cumhurbaşkanları yetiştiren bu gelenek neden bu kadar kısa sürede dağıldı?

Bu süreçte Mehmet Ağar, Erkan Mumcu ve merkez sağın diğer önemli isimlerinin aldığı siyasi kararlar yıllardır farklı yorumlara konu olmaktadır.

Elbette herkes kendi siyasi tercihlerini yapabilir.

Ancak siyaset bilimciler açısından asıl önemli soru şudur:

Merkez sağın çözülmesi yalnızca seçmenin doğal tercihi miydi, yoksa Türkiye’nin siyasal dengelerini kökten değiştiren daha geniş bir dönüşümün parçası mıydı?

Sonuç değişmedi.

Boşalan alanı yeni bir siyasi hareket doldurdu.

MUHALEFETİN STRATEJİK TERCİHLERİ

2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP ve MHP’nin ortak adayı Ekmeleddin İhsanoğlu oldu.

Uluslararası saygınlığı tartışılmayan bir akademisyen ve diplomattı.

Ancak aktif siyaset içinde geniş toplumsal karşılığı bulunan bir isim değildi.

Bu tercih, muhalefetin kendi tabanında dahi ciddi tartışmalara yol açtı.

Dönemin CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Tıpış tıpış gidip oyunuzu vereceksiniz.” sözü de hafızalara kazındı.

Bugün geriye dönüp bakıldığında şu soru önemini koruyor:

Muhalefet neden kendi seçmenini daha güçlü biçimde mobilize edecek farklı bir strateji geliştiremedi?

YÖNETİM SİSTEMİNİ DEĞİŞTİREN SÜREÇ

2015 seçimlerinden sonra Türkiye koalisyon ihtimallerini tartışırken erken seçime gidildi.

Daha sonra MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, uzun yıllar eleştirdiği Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’nin en güçlü destekçilerinden biri oldu.

Her siyasetçi zaman içinde görüş değiştirebilir.

Bu siyasetin doğasında vardır.

Ancak Türkiye’nin yönetim modelini kökten değiştiren bu tercihin hangi siyasi değerlendirmeler ışığında şekillendiği, yakın tarihin önemli araştırma başlıklarından biri olmayı sürdürüyor.

2017 referandumu ile Türkiye yalnızca anayasal bir değişiklik yapmadı.

Devletin yönetim mimarisi yeniden kuruldu.

SEÇİM GECELERİ DE TARİH YAZAR

2018 seçimlerinde Muharrem İnce’nin yürüttüğü kampanya muhalefette önemli bir umut oluşturdu.

Ancak seçim gecesi yaşanan iletişim krizi ve “Adam kazandı.” açıklaması uzun süre tartışıldı.

Seçim sonucu kadar, seçim gecesinin nasıl yönetildiği de siyasetin parçasıdır.

2023 seçimlerinde ise bu kez Altılı Masa süreci öne çıktı.

Meral Akşener’in masadan ayrılması, ardından kısa süre içinde yeniden dönmesi ve seçim sonrasında Sinan Oğan’ın ikinci turda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı destekleme kararı da siyaset literatüründe uzun süre tartışılacak gelişmeler arasında yerini aldı.

Her biri için farklı açıklamalar yapılabilir.

Nitekim yapılmaktadır.

BÜYÜK RESİM NE SÖYLÜYOR?

Şimdi bütün bu gelişmeleri birlikte düşünelim.

2002…

Merkez sağın çöküşü…

2014 aday tercihi…

2015 sonrası yeni denge…

2017 referandumu…

2018 seçim gecesi…

2023 Altılı Masa…

Sinan Oğan’ın tercihi…

Her olay kendi içinde farklı gerekçelerle açıklanabilir.

Ancak tamamı birlikte değerlendirildiğinde şu soru ister istemez akla geliyor:

Türkiye’nin kritik siyasi eşiklerinde alınan kararlar neden çoğu zaman aynı siyasal sonuca katkıda bulunmuş gibi görünmektedir?

Bu sorunun tek bir cevabı olmayabilir.

Belki bunların tamamı dönemin şartlarının doğal sonucuydu.

Belki her aktör yalnızca kendi siyasi değerlendirmesi doğrultusunda hareket etti.

Belki de henüz yeterince araştırılmamış kurumsal ve toplumsal dinamikler bu sonuçların ortaya çıkmasında etkili oldu.

Siyaset biliminin görevi de tam burada başlar.

Çünkü önemli olan yalnızca olayları tek tek açıklamak değil, onların oluşturduğu örüntüyü anlayabilmektir.

ASIL SORUN KİŞİLER DEĞİL, KURUMLARDIR

Kırk yılı aşkın diplomasi ve uluslararası strateji tecrübem bana şunu öğretti:

Devletler günü değil, on yılları planlar.

Güçlü ülkeler kişilere değil kurumlara dayanır.

Türkiye’nin temel meselesi de büyük ölçüde budur.

Liderler gelir.

Liderler gider.

Partiler kurulur.

İttifaklar değişir.

Ancak kurumlar güçlü değilse, parti içi demokrasi işlemiyorsa, karar alma süreçleri şeffaf değilse ve hesap verebilirlik zayıfsa, aynı tartışmalar farklı aktörlerle yeniden yaşanır.

Bugün iktidar değişebilir.

Yarın muhalefet iktidar olabilir.

Ama kurumsal yapı güçlenmezse, aynı sorular yeniden sorulacaktır.

CUMHURİYET’İN İKİNCİ YÜZYILI

Türkiye’nin bugün ihtiyacı yeni kahramanlar değildir.

Yeni düşmanlar da değildir.

İhtiyaç duyduğumuz şey; daha güçlü kurumlar, bağımsız yargı, özgür medya, şeffaf siyaset, hesap verebilir devlet ve siyasi partilerde gerçek iç demokrasidir.

Çünkü demokrasiyi ayakta tutan yalnızca sandık değildir.

Sandığa giden yolun da özgür, adil, rekabetçi ve güvenilir olması gerekir.

Belki de bugün sormamız gereken asıl soru şudur:

Türkiye’de iktidarı gerçekten yalnızca sandık mı belirliyor, yoksa sandık çok daha uzun ve karmaşık bir siyasal sürecin son halkasını mı oluşturuyor?

Bu soruya verilecek cevap herhangi bir siyasi partinin değil, Türkiye demokrasisinin geleceğini ilgilendiriyor.

Sorular sormak demokrasiyi zayıflatmaz.

Tam tersine, onu güçlendirir.

Çünkü güçlü demokrasiler, cevaplardan önce doğru soruları sorabilen toplumlar tarafından inşa edilir.

Yorumlar

0

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir.

Mobil Uygulamalarımız

Haberlere hızlı ve kolay erişim için Kanal 6 Haber, Haberler, Son Dakika Haberleri ve Güncel Haber uygulamasını telefonunuza indirin.