Müdahaleci zihniyeti eleştiren her analitik çaba gibi, ilgili yazı da ezberlenmiş bazı tepkilerle karşılandı. Argümanımızın özünü, yani devletin “Hakem Devlet” rolüne çekilmesi gerektiği tezimizi tartışmak yerine, “insanlar sokakta mı kalsın” düzeyinde kalan popülist eleştirileri bir kenara bırakıyoruz. Ancak, ciddiye alınması gereken ve entelektüel bir diyalektiğe hizmet eden bir karşı argüman daha belirginleşti: “Malezya gibi ülkeler sosyal konutta başardı, Türkiye neden başaramasın?”
Bu soru, bizim gibi gelişmekte olan toplumların en temel zihinsel handikaplarından birini, yani “bağlamından kopuk model ithalatçılığı” alışkanlığını ortaya koymaktadır. Kendi içsel dinamiklerimizi analiz etmek yerine; Finlandiya’nın eğitim sistemini, Hollanda’nın tarımını veya Norveç’in sağlık politikalarını birer fetiş nesnesi olarak alıp bizde niye yok diye hayıflanmak, yaygın bir zihinsel kolaycılıktır. Söz konusu modellerin başarısını sağlayan bağlam örneğin; nüfus, yer altı kaynakları, tarihsel süreç, sömürebilme yeteneklerini nasıl kazandıkları yahut bu yetenekle 400 yıllık sömürge birikimini nerelere aktardıkları gibi unsurlar ise çoğunlukla göz ardı edilir.
Malezya örneği de tam olarak bu metodolojik hatanın kurbanıdır. Peki, Malezya’yı bir “başarı modeli” olarak ithal etmeye çalışanların göz ardı ettiği temel gerçek nedir?
Modele hayran olanların görmediği ilk şey, Malezya konut piyasasının uluslararası standartlarda hâlâ “ciddi derecede erişilemez” olarak sınıflandırılmış olmasıdır. Malezya’nın önde gelen kuruluşlarından Khazanah Araştırma Enstitüsü (KRI), Eylül 2025’teki açıklamasında, piyasanın tutarlı bir şekilde 2016’dan bu yana ciddi derecede erişilemez kategorisinde olduğunu ve 3.0 olan erişilebilirlik eşiğinin sürekli üzerinde puan aldığını teyit etmiştir. Malezya Merkez Bankası’nın (BNM) 2024 verileri de artan yaşam maliyetleri ve ücret artışlarının fiyat artışlarının gerisinde kalması olgularıyla bu kronik krizi doğrulamaktadır. Bu kronik krizin temelleri, tam da model olarak sunulan devlet müdahalelerinde yatmaktadır. Malezya’nın ana sosyal konut programı PR1MA, teknokratik bir başarısızlık abidesidir. Program, düşük gelirlilerden ziyade orta gelirli grubu hedeflemiş, ancak konut fiyatlarını piyasanın gerçek erişilebilirlik eşiğinin çok üzerinde belirlemiştir. Sonuç tam bir fiyaskodur: Devlet, kendi ürettiği sosyal konutların yarısını satamamıştır. Devletin müdahalesi, krizi çözmek bir yana, bizzat satılamayan stok sorununu kamu kaynaklarıyla büyütmüştür. Üstelik bu teknokratik başarısızlık, operasyonel bir kaosa dönüşmüş olup hükümet, 34 adet sorunlu PR1MA projesini, yani batık müteahhitlerin işini devralmak zorunda kalmıştır.
Bu zihniyetin küresel ölçekteki en bilinen anıtı ise, 100 milyar ABD Doları bütçeli Forest City mega projesidir. 700.000 ila 1 milyon kişiyi barındırması hedeflenen bu eko-şehir fantezisinin bugünkü sonucu şudur: Projenin yalnızca %15’i tamamlanmıştır ve hedeflenen nüfusun yaklaşık %1’ine tekabül eden tahmini 9.000 kişilik bir nüfusa sahiptir. BBC, Forbes ve Al Jazeera gibi uluslararası medya kuruluşları, projeyi tanımlamak için tutarlı bir şekilde “hayalet şehir” terimini kullanmaktadır. Bu 100 milyar dolarlık çöküşün nedeni, tam da PR1MA’daki stratejik planlama hatasının aynısıdır. Proje, yerel Malezya pazarı için değil, neredeyse tamamen Çinli denizaşırı yatırımcılar için bir varlık park etme yeri olarak tasarlanmıştır. Konut fiyatları, yerel Johor Bahru halkının alım gücünün çok üzerinde belirlenmiştir. Alıcıların %80’ini Çinli yatırımcıların oluşturduğu bu tek bacaklı strateji, projeyi kaçınılmaz olarak ikili egemenlik riski denilen tuzağa düşürmüştür. Proje hem ana pazarın hem de ev sahibi ülkenin ani politika değişiklikleri arasında sıkışmış ve 2017’de Çin’in getirdiği 50.000 dolarlık sermaye kontrolü projenin temel yatırımcı kitlesini uzaklaştırmıştır. Hemen ardından 2018’de Malezya Başbakanı Mahathir’in yabancılara satışı yasaklama tehditleri, projeyi uluslararası yatırımcı için güvenilmez hale getirmiştir. Geliştirici Country Garden’ın 196 milyar dolarlık devasa borç krizi ise tabuta son çiviyi çakmıştır. Bugün Malezya hükümetinin bu konut felaketini kurtarmak için bulduğu çözüm, projeyi 2024’te “Özel Finansal Bölge” (SFZ) ilan ederek bir vergi cennetine dönüştürmek olmuştur.
Durumun ironisi ise, bu kronik Malezya krizini, Türkiye’nin akut kriziyle kıyaslamaya çalışmaktır. İki krizin patolojisi birbirinden tamamen farklıdır. Güncel veriler, Türkiye’deki durumun vahametini de net bir şekilde ortaya koymaktadır. Türkiye özelinde tüm göstergeler Malezya’dan çok daha derin bir kopuşa işaret etmektedir. OECD verilerine göre Türkiye, konut fiyatı/gelir endeksinde 197 puan ile “dünyanın en erişilemez piyasalarından biri” olarak nitelendirilmektedir. Bu erişim krizini diğer yazılarımızda detaylandırdığımız için burada tekrar detaylandırmıyoruz. Ancak şunu söylemekten de imtina etmemek gerekiyor; Türkiye’nin 2000’li yıllardaki başarı öyküsü, o dönem muhalefet tarafından “batılı” örneklerin noktasal başarıları cımbızlanarak eleştirilmekteyken, 2020’lere geldiğimizde ise bir kısır döngü ile bu defa muhalefet, o dönem eleştirdiği 2000’li yılların politikalarına dönmeyi vaat eder hale gelmiştir. Bu noktada da iktidar, Malezya gibi “doğulu” modelleri ithal etmeye çalışmaktadır. Her iki taraf da bağlamından kopuk model arayışıyla, yapısal sorunları çözmek yerine krizi derinleştirmektedir.
Karşılaştırmalı sonuç şudur: Malezya’nın sorunu kronik olup piyasası yıllardır ciddi derecede erişilemez kategorisinde stabil kalmıştır. Türkiye’nin durumu ise akuttur. Dünyada konut erişilebilirliğinin en hızlı kötüleştiği ve yaşam maliyeti içinde konutun en ağır yükü oluşturduğu bir kriz sarmalındadır. Sonuç olarak, Malezya başardı iddiası, hem 2016 verileriyle hem de günümüz verileriyle temelsizdir. Malezya’dan alınacak bir başarı dersi yoktur. Aksine, veriye dayanmayan, piyasanın alım gücünü yanlış hesaplayan ve hasta mega projeler yaratan bir devlet müdahalesinin nasıl kronik bir başarısızlığa dönüştüğüne dair, gören ve düşünenler için alınacak ibretler vardır. Türkiye’nin yapması gereken iflas etmiş yabancı modelleri ithal etmeye çalışmak değil daha önce de vurguladığımız gibi kendi makroekonomik istikrarsızlığını ve yapısal rant dinamiklerini çözecek piyasacı reformları hayata geçirmektir.