MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin TBMM Grup Toplantısı'nda önemli açıklamalarda bulundu.
Bahçeli'nin açıklamalarından satır başları:
Muhterem arkadaşlarım, değerli milletvekilleri. Bugün grup toplantımızı şereflendiren iki ilimiz bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi Çanakkale Kahramanları, ikincisi ise Köroğlu Ayvazlar'dır. Öncelikle Türk Millî Takımı'nın Amerika'da Dünya Kupası'na katılması münasebetiyle birçok çevre, millî takımımızı memnun kılacak ve başarı sağlayacak bir üslupla bazı marşların yarışmasını açmıştı. Geçmişte söylenen bazı şeylerin tekrarıyla millî takımımızı Amerika'ya yolcu etmeyi düşünüyorlardı. Böyle bir dönemde Milliyetçi-Ülkücü Hareket'in hassasiyetlerini göz önüne alarak ülkücü sanatçılarımızdan istirham ettim. Kısa sürede bir marş hazırlayın ve bunu Amerika'ya gitmeden evvel Türkiye duysun istedim. Biraz evvel sizlere arz edilen marş odur. O sanatçıları tebrik ediyor, gözlerinden öpüyorum.
Muhterem dava arkadaşlarım, muhterem hanımefendiler, beyefendiler, basınımızın kıymetli temsilcileri. Konuşmamın başında sizleri saygıyla selamlıyor, gönüllerinize huzur, hanelerinize bereket, çalışmalarınıza muvaffakiyet getirecek hayırlı bir hafta geçirmenizi diliyorum. Bugünkü toplantımızı yurt içinden ve yurt dışından televizyon ekranları, radyo kanalları ve sosyal medya platformları vasıtasıyla takip eden aziz vatandaşlarımıza samimi dileklerimi iletiyorum. Gönül ve kültür coğrafyalarımızda zulmün pençesinde kimliğini, harbin ateşinde ümidini, baskının gölgesinde şerefini muhafaza mücadelesi veren tüm kardeşlerimize selamlarımı gönderiyorum. Türkiye Büyük Millet Meclisi Grup Toplantımız vesilesiyle bir kez daha sizlerle aynı çatı altında bulunmaktan memnuniyet duyuyorum. Sözlerimizin, gözlerimizin, hazırlıklarımızın, gayretlerimizin ve niyetlerimizin milletimize hizmete vesile olmasını temenni ediyorum. Hepinizi muhabbetle ve en derin kardeşlik duygularımla selamlıyorum.
"SÖZDE BARIŞ ÇAĞRILARININ GÖLGESİNDE YENİ CEPHELER AÇILMAKTA"
Değerli dava arkadaşlarım, dünyanın neresinde bir milletin barış ve huzur iklimi hedef alınsa, bir devletin kalbine silahlar doğrultulsa, nerede bir mazlumun ahı yükselse, neresinde bir ananın yüreği ateşe verilse, orada yalnızca o ülkenin değil, bütün insanlığın imtihanı başlamış demektir. Bugün yakın coğrafyamızda yaşananlar da bize sadece savaşların, gerilimlerin ve diplomatik çekişmelerin seyrini değil, aynı zamanda uluslararası hukukun ve insanlık duygularımızın seyrettiği istikametin vahim tablosunu göstermektedir. Atalarımız, "Ateş düştüğü yeri yakar." demiştir. Fakat bugün yakın coğrafyamızda harlanan ateş, yalnızca düştüğü yeri değil, sınırları aşan, bombalar yağdıran, gökleri karartan, denizleri kabartan ve dumanı kapımıza kadar dayanan tehlikeli bir yangına dönüşmüştür. Tarihî tecrübelerimiz ve uluslararası gündeme Ankara'dan açılan penceremizden baktığımızda görünen manzara açık ve nettir. Bölgenin kalbine düşen her kıvılcım, ihmale uğradıkça yeni cephelere, yeni krizlere, yeni göçlere, yeni güvenlik tehditlerine ve yeni emperyal hesaplara kapı aralamaktadır. Sözde barış çağrılarının gölgesinde yeni cepheler açılmakta. Yalan diplomasi cümlelerinin, samimiyetsiz insani temennilerin arkasında askerî yığınaklar büyümekte. Hukukla perdelenen söylemlerin ardında kanlı çıkar hesapları yürütülmektedir. Bir tarafta dünyayı pazarlık masası bilip haritaları cetvelle çizen, milletleri menfaat aracı, mazlumları pazarlık kozu olarak gören hırs küpü bir emperyalist siyaset bezirgânı vardır. Diğer tarafta ise sözde devlet, özde bebek katili bir işgal şebekesi. Hastaneleri, okulları, mülteci kamplarını ve daha kundaktaki çocukların kefenlerini üzerine güvenlik yalanları ve sınır politikaları inşa eden kanlı bir savaş makinesi vardır. Bu namussuz karabatak düzeni ne ateşkes tanımakta ne de insanlığın kadim ve ortak değerlerini çiğneyip geçerken dünya milletleri karşısında küçük bir mahcubiyet göstermektedir.
"BÖLGEMİZİN KALBİNE HER GEÇEN GÜN YENİ HANÇERLER SAPLANMAKTADIR"
Bu tablo karşısında gerçeği bütün açıklığıyla söylemek mecburiyetindeyiz. Küresel sistemin çivisi çıkmış, adalet terazisi şaşmış, kantarın topuzu kaçmış, güç dengeleri yerinden oynamış, insanlığın müşterek vicdanı kan kokusuna karışmış petrol ve toprak rant siyasetleri arasında ağır bir imtihana mahkûm edilmiştir. Bugün hak, emperyal tahakkümün postalları altında ezilmekte, hukuk, Siyonist karabasanın menfaat çarklarında öğütülmekte, barış ise silah tacirlerinin kanlı iştahlarına kurban edilmektedir. Washington'un tehdit diliyle Tel Aviv'in Lübnan ve Gazze'deki masumlar üzerinde yürüttüğü katliam düzeni aynı karanlık masada buluşmakta, Orta Doğu'da kazan kaynamakta, bölgemizin kalbine her geçen gün yeni hançerler saplanmaktadır.
"TÜRK MİLLETİ KÖŞEYE SIKIŞTIRILACAK BİR MİLLET DEĞİLDİR"
Değerli milletvekilleri, bugün Orta Doğu'da yaşanan gerilimi sadece İran ile İsrail arasında cereyan eden bir çatışma olarak görmek büyük bir yanılgı olacaktır. Bu mesele yalnızca Tahran'ın, Tel Aviv'in, Washington'un veya Beyrut'un meselesi değildir. Bu mesele, Hürmüz Boğazı'ndan Doğu Akdeniz'e, Lübnan'dan Suriye'ye, Irak'ın kuzeyinden Kızıldeniz'e, Körfez'den Kıbrıs'a kadar uzanan, deniz ticaret yollarından petrol ve doğal gaz yataklarına, su güvenliği havzalarından enerji geçiş güzergâhlarına yayılan, bölgedeki tarihî, kültürel, etnik ve mezhepsel hassasiyetleri kışkırtmaktan geri durmayan geniş bir güvenlik denklemidir. Bu denklemi sadece bugünün askerî hareketleri ve kriz başlıklarıyla okumak eksik kalacaktır. Çünkü bugün kışkırtılan siyasi fay hatlarının dün masa başlarında çizilen sınırlarla, bugün sahada kullanılan terör aparatlarının dün coğrafyamıza ekilen ayrılık tohumlarıyla, bugün enerji yolları üzerinde kurulan baskının dün milletlerin kaderine vurulmak istenen emperyal prangalarla doğrudan bağı vardır. Bölgemizde her kriz bir anda ortaya çıkmış değildir. Her yangının altında bir kül, her çatışmanın gerisinde duman tüten bir kin, her dayatmanın arkasında yarım kalmış bir emperyal hesap vardır. Tarihi bilenler bugünkü hadiseleri daha açık okur. Bölgemiz ilk defa masa başı hesaplara, cetvelle çizilen haritalara, dışarıdan dayatılan statülere ve emperyal niyetlere maruz kalmamaktadır. Dün Sykes-Picot ile coğrafyamızın damarları kesilmek istendi. Dün Balfour Deklarasyonu ile Filistin'in kalbine zehirli bir tohum ekildi. Dün Sevr ile Türk milletine kefen biçildi. Dün Musul'dan Kerkük'e, Halep'ten Kudüs'e, Kıbrıs'tan Batı Trakya'ya kadar nice vatan parçası üzerinde hesap yapıldı. Fakat heves sahipleri bir şeyi unuttu. Türk milleti köşeye sıkıştırılacak bir millet değildir. Türk milleti karşısına yedi düvel de dizilse tarih sahnesinden silinecek bir millet değildir. Türkiye, ham hayaller kurularak çizilen haritaların kenarına sıkıştırılacak, eline bir avuç toprak verilip denizlerinden koparılacak bir ülke değildir. Lozan'da varlığını tescilleyen, Kıbrıs'ta kardeşinin imdadına yetişen, terörle mücadelede dağları titreten, Adalar Denizi'nde baskılar ve hukuksuzluklar karşısında geri adım atmayan, enginlere Türk mührünü vuran Türkiye, bugün de aynı tarihî şuurla ayaktadır. İsimler farklılaşmış, siyasi yollara yeni şeritler eklenmiş, askerî yöntemler teknolojiyle gelişmiş fakat niyet değişmemiştir. Bölgemizin topraklarına fitne tohumları ekmek, damarlarına ihanet zerk etmek, asırlık komşuları birbirine kırdırmak, devletleri içeriden zayıflatmak, enerji yollarını gasp etmek isteyen küresel şer çevreleri iş başındadır. Türkiye'yi çevresinden kuşatılmış, yılgınlığa sürüklenmiş, kolay lokma hâline gelmiş bir ülke olarak görmek isteyen karanlık odakların nefesi hemen sınırımızın dışındadır. Gözleri üzerimizde ve bir yılan gibi pusudadır. Gaflete düşmeyecek, rehavete kapılmayacağız. Fitnenin diline, fesadın gölgesine, fettanın oyununa teslim olmayacağız. Bir olacağız. Diri olacağız. Aynı bayrağın altında, aynı istikbale yürüyeceğiz. Çünkü biz Türk milletiyiz. Biz, esareti ayağının altında ezen, zilleti kapısından içeri sokmayan, ihanete nefes aldırmayan, haritalara sığmayıp nice devletler kuran, ateş çemberlerini yara yara küllerinden yeniden doğan, kuşatmaları paramparça edip ayak bastığı her toprağı vatan tutan ve tarihin akışına, çağların kapılarına Türk mührünü vuran aziz milletin evlatlarıyız. Merhum şairimiz Mehmet Emin Yurdakul, aziz Türk milletine şöyle sesleniyordu. "Senin gibi bir yiğit ve bir ulu milleti insanoğlu doğduğu günden beri görmedim." Aklımız devlette, kalbimiz millette, gözümüz istikbalde, irademiz Türk ve Türkiye Yüzyılı'nın kutlu istikametindedir. İlerlemeye devam edeceğiz.
Değerli dava arkadaşlarım, İsrail'in bölgede uyguladığı saldırgan, hukuk tanımaz ve kan dökmekten çekinmeyen siyaset artık yalnız Filistin'i değil, Lübnan'ı, Suriye'yi, İran'ı, Körfez ülkelerini ve Doğu Akdeniz'i aynı anda tehdit eden bir yangının haritasına dönüşmüştür. Gazze'de bebeklerin, kadınların, yaşlıların ve hastaların üzerine bomba yağdıran hasta ve işgalci zihniyet, bugün Lübnan'da da aynı hain yöntemi sürdürmektedir. Beyrut'un semalarında dolaşan savaş uçakları sadece Lübnan'ın egemenliğine değil, bölgesel barış çağrılarına da meydan okumakta, huzur arayış ve arzularına kulak tıkamaktadır. Vaat edilmiş topraklar masallarıyla meşrulaştırılmak istenen işgalci iştah, milletlerin kaderini Siyonist yayılmacılık saplantılarına göre yeniden biçimlendirme hevesindedir. Lübnan zaten yıllardır siyasi kırılganlıklarla, ekonomik buhranlarla, toplumsal ayrışmalarla ve dış müdahalelerle yıpratılmış bir ülkedir. Böyle bir ülkenin yeniden saldırıların hedefi hâline getirilmesi, bölgesel yangının bilinçli biçimde diri tutulduğunu göstermektedir.
"BİR YANDA MÜZAKERE DENİLMEKTE, DİĞER YANDA TEHDİT DİLİ YÜKSELMEKTE"
Diğer yandan Amerika Birleşik Devletleri'nin İran'a dönük askerî ve siyasi baskısı, bölgesel gerilimi söndürmekten ziyade daha da derinleştirmektedir. Bir yanda müzakere denilmekte, diğer yanda tehdit dili yükselmektedir. Bir yanda ateşkesten bahsedilmekte, diğer yanda Hürmüz Boğazı'nda askerî operasyonlar sürdürülmektedir. Bir yanda barış masası kuruluyormuş gibi yapılmakta. Diğer yanda savaşın ihtimal hesapları hâlâ canlı tutulmaktadır. Bu nasıl diplomasidir? Bu nasıl barış arayışıdır? Bu nasıl uluslararası hukuk düzenidir? Eğer bir ülke, "Olmazsa başka yolla yaparız." diyerek müzakere masasına bomba gölgesi düşürüyorsa, orada diplomasi değil, şantaj vardır. Eğer bir devlet, "Ateşkes sürüyor." derken aynı anda deniz yollarında abluka, askerî tehdit ve düşük yoğunluklu çatışma dili kullanıyorsa, orada baskı vardır. Eğer bir işgal yönetimi, anasının kucağından koparılmış süt kuzusu bebeklerin kanını güvenlik kalkanı gibi kullanıyor, enkaza çevrilmiş şehirlerin ve yetim kalmış çocukların üstüne siyaset bina ediyorsa, orada katliam vardır. Barış kelimesini ağzına alıp savaşın fitilini cebinde taşıyanlar, insanlığı aldatamayacaklardır. Gözünü kan ve petrol hırsı bürümüş olanlar, bölgemizi mesiyanik hezeyanlarına kurban edemeyecektir. Mağdurun çığlığı, mazlumun ahı, mahzunun sessizliği er ya da geç zalimlerin yakasına yapışacaktır.
"SINIRLARIMIZIN ÖTESİNDE KURULAN HER TEZGAH ANKARA'DAN GÖRÜLMEKTEDİR"
Değerli dava arkadaşlarım, tam da bu noktada Terörsüz Türkiye hedefinin ne kadar hayati ve ne kadar isabetli olduğu bir kez daha bütün açıklığıyla ortaya çıkmaktadır. Bugün bölgemizde yaşanan her kriz, bir dış politika gündem başlığı olduğu kadar, iç cephemizin sağlamlığına, kardeşlik hukukumuzun gücüne, devletimizin teyakkuzuna ve milletimizin ortak gelecek arzusuna yönelen bir sınamadır. Terörsüz Türkiye, bölgesel fırtınalar karşısında millî varlığımızın zırhıdır. Terörsüz Türkiye, emperyalizmin taşeronluğunu yapan mahvillerin, etnik fitne mühendislerinin ve din kisvesi altında Siyonist kuruntu tacirlerinin Türkiye üzerinde kurmak istediği oyunu bozma iradesidir. Terörsüz Türkiye, Hürmüz'den Doğu Akdeniz'e, Lübnan'dan Suriye'ye, İran'dan Irak'ın kuzeyine kadar uzanan kriz kuşağı karşısında Türkiye'nin iç cephesini muhkem tutma gayretidir. Dışarıda savaşın dumanı yükselirken, içeride kardeşlik hukukumuza doğrultulan bozgunculuk namlusuna fırsat veremeyiz. Tefrika ve tahrik emellerine rıza gösteremeyiz. Habis niyetlerin nefes almasına müsaade edemeyiz. Bölgemizin etrafında kanlı hesaplar yapılırken yüce Türk milletinin birliğini, dirayetini ve bin yıllık kardeşliğini zaafa uğratamayız. Çünkü bahçe duvarının ardında hesap yapan gafillerin ilk yokladığı yer, yuvamızın içindeki çatlaklardır. Sınırlarımızın ötesinde kurulan her tezgâh Ankara'dan görülmektedir. Türkiye ne karanlıkta yatacak ne de kara düş görecektir. Bugün Amerika Birleşik Devletleri'nin İran hattında kurduğu baskı, İsrail'in bölgesel kaosu derinleştiren saldırgan siyaseti, Suriye ve Irak sahasındaki kırılganlıklar, Doğu Akdeniz'deki askerî hareketlilik ve Hürmüz'den Lübnan'a kadar uzanan gerilim kuşağı, Türkiye'nin iç cephesine dönük sabotaj ihtimallerini de artırmaktadır.
"İÇ CEPHEYİ SAĞLAM TUTMAK ZORUNDAYIZ"
Şunu açık ifade etmek gerekir. Terörsüz Türkiye iradesi samimiyetle ilerlerken, bu iradeyi zehirlemek isteyen dış mahfiller de boş durmamaktadır. Türkiye'nin huzura, kardeşliğe ve güvenli bir geleceğe yürüdüğü bir dönemde, bölgesel savaşlardan, güç boşluklarından ve jeopolitik belirsizliklerden medet uman çevrelerin terör uzantılarını yeniden kullanma arayışında olduğu görülmektedir. Amerika Birleşik Devletleri'nin bölgedeki nüfuz ağıyla, İsrail'in kaos siyasetinin aynı hatta buluştuğu her yerde terör örgütleri birer piyon, birer maşa, uzaktan kumandalı birer aparat olarak sahneye sürülmek istenmektedir. Suriye'nin kuzeyindeki yapılanmaların yeni himaye kapıları araması, Irak'ın kuzeyindeki eski mevzilerin diri tutulmak istenmesi, İran sahasındaki her gerilimin farklı uzantılar üzerinden fırsata çevrilmeye çalışılması tesadüf değildir. Bunlar Türkiye'nin iç huzurunu, kardeşlik hukukunu ve güvenlik mimarisini hedef alan daha büyük bir oyunun parçalarıdır. Bu sebeple Terörsüz Türkiye hedefini korumak, ihanet şebekelerinin hesabını bozmanın gereğidir. Biz Terörsüz Türkiye derken içeride huzuru, dışarıda caydırıcılığı, sınırlarımızda emniyeti, bölgemizde istikrarı ve milletimizin birliğini aynı anda savunuyoruz. Dışarıda kaos girdabı kol gezerken, savaş borazanları kulakları sağır ederken, ülkemiz jeopolitik depremlere sürüklenmek istenirken surda gedik açtırmayacağız. İşte Terörsüz Türkiye hedefi bu büyük tablonun merkezindedir. İşte bu yüzden Terörsüz Türkiye diyoruz. İşte bu yüzden iç cepheyi sağlam tutmak zorundayız. İşte bu yüzden kardeşlik hukukunu tahkim etmeyi yalnızca iyi niyetli bir temenni olarak değil, doğrudan doğruya bir millî güvenlik meselesi biçiminde ele alıyoruz.
Yıllarca "Millî beka" sözümüzle akıllarınca eğlendiler. Devletimizin geleceğine dair kaygılarımızı küçümsediler. Cumhur İttifakı'nın tarihî varlık sebebini günlük siyasetin dar hesaplarına hapsetmeye kalkıştılar. Terörsüz Türkiye hedefimizi çarpıttılar. Türk milliyetçiliğinin son kalesi olan Milliyetçi Hareket Partisi'nin adını karanlık senaryolarla yan yana getirme garabetine düştüler. Türk ve Türkiye Yüzyılı yürüyüşümüzde sırt döndüler. Şimdi sormak hakkımızdır. Anlaşıldı mı neden millî beka dedik? İdrak edildi mi neden Terörsüz Türkiye diye ısrar ettik? Bu hedef, Türkiye'nin yabancı tufanlar karşısında savrulmaması, bölgesel çalkantıların arasında sıkıştırılmaması, emperyalist ve Siyonist maşaların yarattığı krizlerle oyalanmaması için tarihî bir zarurettir. Bu nedenle Terörsüz Türkiye hedefi kararlılıkla sürdürülecektir. Dün alay edenler bugün mahcup olmalıdır. Dün beka sözüne burun kıvırıp dillerini alaylı bir sakıza çevirenler bugün aynaya bakmalıdır. Dün Terörsüz Türkiye hedefini çarpıtanlar bugün oldukları yerden utanmalıdır. Cumhur İttifakı ekseninde kurulan millî cephenin karşısında durdukları için hicap duymalıdır. Terörsüz Türkiye hedefimizi küçümseyenler, Türkiye'nin hangi kuşatmaları yardığını, hangi hendekleri kapattığını, sınırlarımızın hemen ötesinde, kıyılarımızın hemen karşısında nice milletler ateş çemberlerinin içine düşmüşken bu aziz vatanın nasıl bir huzur ve istikrar adası olarak ayakta tutulduğunu idrak edememiştir. Nitekim zaman bizi haklı çıkarmıştır. Aziz milletimiz, kimin küçük hesaplarla günü kurtarma telaşının peşine düştüğünü, kiminse vatan ve millet derdine ömür ve gönül verdiğini bütün çıplaklığıyla görmüş ve kavramıştır. Bugün artık hakikat daha gür, daha berrak bir biçimde anlaşılmaktadır.
"ÖZGÜR ÖZEL, ATEŞE KÖRÜKLE GİTMEMELİDİR"
Hakikatın aynasında Cumhuriyet Halk Partisi'nin içine düştüğü yönetim buhranı da bütün çıplaklığıyla görülmektedir.
CHP'li belediyeler etrafında uzun süredir biriken Şahibey süreçleri, rüşvet görevi kötüye kullanma, yolsuzluk ve kamu gücünün menfaat ilişkilerine alet edildiği yönündeki peş peşe patlayan vakalar hepimizin malumudur.
Vatandaşa hizmet makamı olması gereken belediyelerin Cumhuriyet Halk Partisi çatısı altında rant iddialarıyla, yönetim zafiyetleriyle ve kamu emanetini taşıyamama garabetiyle anılır hale gelmesi başlı başına bir ibretlik bir tablodur.
Bugün görüyoruz ki yerelde başlayan bu çözülme dönüp dolaşıp Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezi'nin çatısına çökmüştür.
Ecdadımız balık baştan kokar demiştir.
CHP'li belediyelerde kendini gösteren savrukluk, şahibe ve yönetim aczi bugün genel merkeze sirayet etmiş, parti yönetiminin içine düştüğü dağınıklığı bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştur.
Cumhuriyet Halk Partisi bugün milletin karşısına kendi iç hesaplaşmasının, koltuk kavgasının, mahkeme süreçleriyle düğümlenen yönetim krizinin ve kurumsal aklını tüketen hizip mücadelesinin gölgesiyle çıkmaktadır.
Bu tablo tesadüf değildir.
Bu tablo siyaseti millete hizmetin şerefli yolu olmaktan çıkarıp kişisel ikbalin hırsın, öfkenin ve güç gösterisinin dar patikasına sıkıştıran anlayışın neticesidir.
Bugün Cumhuriyet Halk Partisi'nde bir siyasi partinin kendi hukukunu, geleneğini, kurumsallığını ve meşruiyet zeminini nasıl aşındırdığı vahim bir manzaradır.
Sağduyuyla karşılanması gereken hukuki süreçlerin meydan okuyucu bir üslupla gölgelenmesi Siyasi kıyametin büyük alametlerindendir.
Parti içi arınma ve durulma ihtiyacının Tehditkar cümleler gölgesinde kalması İdari iflasın vesikasıdır.
İş düğümleri Çözmek yerine Yağlı urganlara sarılmak Kementler ülke gündeminin boynuna ısrarla dolamak Aziz milletimize ne fayda getirir?
Buradan açıkça ifade ediyoruz Bizim meselemiz Cumhuriyet Halk Partisi'nin içine düştüğü dağınıklıktan siyasi kazanç üretmek değildir.
Bizim meselemiz Türkiye'de siyaset kurumunun ağırlığını, millet iradesinin saygınlığını ve hukukun üstünlüğünü korumaktır.
Ancak görünen köy de kılavuz istememektedir.
Cumhuriyet Halk Partisi bugün iki ayrı yön, iki ayrı dil, iki ayrı merkez, iki ayrı meşruiyet iddiası, muhalefetin gidişatı bakımından kaygı verici bir gerçek olarak karşımızdadır.
Bir tarafta hukuki zemine dönme ihtiyacı, toparlanma isteğiyle buluşmaktadır.
Diğer tarafta meydan okuma üzerinden Güç gösterileri sergilenmekte Sokak dili ile Parti içi krizi büyütme hevesi Gündemin üzerine ağır bir sis misali çökmektedir.
Bu noktada Cumhuriyet Halk Partisi'ne ve Sayın Özgür Özel'e düşen Ateşe körükle gitmek değil Aklı selimle hareket etmektir.
Zira keskin silki ancak küpüne zarar verir.
Cumhuriyet Halk Partisi kendi içindeki çetrefilli itilafı meydanların hararetine terk etmemelidir.
Serin kanlılıkla yürütülmesi gereken hukuki süreci kalabalıkların gürültüsüne bırakmamalıdır.
Cumhuriyet ve yaşıt bir siyasi parti olmanın ağırlığı ve kurumsallığını niteliksiz sokak diline avar etmek, ölü gözünden yaş beklemekten farksızdır.
Bugün Cumhuriyet Halk Partisi'nin önünde iki yol vardır.
Ya kendi iş meselesini hukuk ve sağduyu zemininde çözecek ya da kendi eliyle büyüttüğü düğümü milletimizin gündemine yeni bir yük olarak taşıyacaktır.