Omuzlardaki emanete nefes olmak: Bir gönül borcu

Gel kardeşim, gel... Şöyle iyice yaslan arkana. Çayını da tazele, bu dert öyle birkaç kelimeyle geçiştirilecek cinsten değil. Bugün seninle, hani o bazen yoldan geçerken sadece üniformasını gördüğümüz, omuzlarındaki rütbelere bakıp geçtiğimiz, ama o üniformanın içindeki "insanı" unuttuğumuz o yiğitleri konuşalım. Bugün polisimizi, o bizim sessizce kahramanlık yapan, ama hüznünü de sessizce yaşayan kardeşlerimizi konuşalım.

Biliyorsun, bizde polis demek sadece asayiş demek değildir; polis demek evin oğlu, mahallenin ağabeyi, çocuğun süper kahramanı demektir. Ama son zamanlarda o kahramanların pelerinleri değil, ruhları yorulmaya başladı. Birer birer eksiliyorlar aramızdan... Ve giderken öyle gürültü patırtı da çıkarmıyorlar. Bir gece yarısı, herkes uykudayken, sessiz bir vedayla bırakıp gidiyorlar bu dünyayı. İnsanın canı yanıyor be kardeşim. "Neden?" diyorsun, "Daha gencecikti, daha yapacak çok şeyi vardı..."

*Fotoğraf temsilidir. Görselin hazırlanılmasında yapay zekadan faydalanılmıştır.

Bak, senle samimiyetimize güvenerek söylüyorum; o lacivert kıyafetlerin altındaki kalpler de aslında tıpkı bizimki gibi. Onlar da özlüyor, onlar da ağlıyor, onlar da bazen "dayanamıyorum artık" diyecek noktaya geliyor. Bir düşün; sabaha karşı soğuk bir kaldırımda nöbet tutarken, aklında memleketindeki annesi mi var, yoksa o gün okuluna gidemediği kızının hayali mi? Biz evimizde sıcak yatağımızda dönerken, o bir kavganın ortasında, bir kazanın başında ya da bir suçlunun peşinde... Ve tüm bunları yaparken, kendi içindeki fırtınayı hep bastırmak zorunda kalıyor. "Polis ağlamaz," diyorlar, "Polis yorulmaz," diyorlar. Oysa en çok onlar yoruluyor, en çok onlar içten içe ağlıyor.

Şu an belki bu satırları okuyan bir polis kardeşim vardır. Belki bir ekip arabasında, belki karakolun bir köşesinde, belki de nöbet kulübesinde gözleri bu yazıda duraksamıştır. Kardeşim, bak buraya; seni görüyorum. O yorgun gözlerini, bazen çıkmaz sokaktaymışsın gibi hissettiğin o anları, "Acaba kimse beni anlıyor mu?" diye içinden geçirdiğin o sızıyı hissediyorum. Yoruldun, biliyorum. Ruhun daraldı, biliyorum. Ama ne olur unutma; sen bu vatanın sadece güvenliği değil, şefkatli birer nefesisin. Bir çocuğun başını okşadığında onun dünyasını değiştirensin. Bir yaşlının karşıdan karşıya geçmesine yardım ederken aslında bir umudu yaşatansın. Senin canın, bize emanet. Senin canın, bu toprağın bir parçası.

Belki sistemin çarkları bazen çok sert dönüyor, belki o disiplin dediğimiz şey bazen bir insanın ruhunu sıkıştıracak kadar ağırlaşıyor. Ama biz inanıyoruz ki; o sertliğin içinde her zaman bir yerlerde merhamet de saklıdır. Sesimizi biraz daha yumuşatarak, biraz daha "insanca" dokunarak çözemeyeceğimiz dert yok aslında. O kardeşlerimize sadece "memur" gözüyle bakmak yerine, "insan" olarak yaklaşsak; hallerini hatırlarını sorsak, dertlerine ortak olsak belki o karanlık düşünceler dağılıp gidecek. Bir tebessüm, bazen en ağır zırhtan daha çok korur insanı.

Kardeşim, inan bana; hiçbir rütbe, hiçbir görev, hiçbir mesai bir canın bedeli olamaz. Biz istiyoruz ki; o mavi ışıklar sokağımızdan geçtiğinde içimizi bir huzur kaplasın, o ışıklar bir acının değil, sadece güvenin habercisi olsun. Bir polisimiz daha erkenden veda etmesin bu hayata. Akşam olduğunda botlarını çıkarıp, evinde sevdikleriyle huzur içinde yemeğini yiyebilsin. Çocuklarının büyümesini izleyebilsin, emekliliğinde sahil kasabası hayalleri kurabilsin.

Gönlümüz bir buruk bugün, eyvallah... Ama ümidimizi de yitirmeyelim. O yorgun yüreklere dokunmak için geç kalmayalım. Eğer bir polis arkadaşın varsa, bugün sadece "Nasılsın devrem?" diye bir mesaj at. Eğer yolda birini görürsen, içten bir "Kolay gelsin" de. İnan, o küçük dokunuşlar bazen bir hayatı ipten alır.

Biz kocaman bir aileyiz kardeşim. Acımız da bir, sevincimiz de. O üniformanın altındaki her bir kalp, bizim kalbimiz. Allah hiçbir ocağa bu sessiz veda ateşini düşürmesin. Kalanlara sabır, yorgun ruhlara dinginlik, gidenlere de sonsuz bir huzur versin.

Gel kardeşim, son sözümüz, o mavi ışıklar sokağımızdan süzülüp geçerken, sadece bir görev aracının değil; bir babanın özleminin, bir annenin duasının ve bir evladın yol gözleyişinin geçtiğini unutmamak olsun. O ağır üniformaların içinde hiçbir yüreğin kimsesiz kalmamasını, hiçbir canın "nefes alamıyorum" diyecek kadar daralmamasını diliyoruz. İstiyoruz ki, gecenin sonunda o yorgun botlar kapının önüne bırakıldığında, içeriden gelen bir çocuk gülüşü tüm dertleri unuttursun. Bir daha hiçbir polis telsizinden o yürek dağlayan veda anonsları yükselmesin; hiçbir evlat, babasının kokusunu sadece duvardaki o lacivert şapkada aramasın. Onlar bizim canımız, emanetimiz... Ne olur, o yorgun omuzları ve o mahzun kalpleri asla yalnızlığın karanlığına terk etmeyelim.