Saba Tümer’i eve gönderen ceket!

Gazeteci Adem Metan’ın YouTube kanalına konuk olan Saba Tümer’in eski bir anısı, ekranları değil zihinleri sarsacak cinsten.

Fuşya rengi bir ceket giydiği için haber bülteninden alınıp eve gönderilmesi.

“Haberin önüne geçiyorsun” gerekçesiyle. Aynı mantıkla, kırmızı oje sürmek yasaktı, büyük küpeler takmak yasaktı. İşte habercilik tarihimizin görünmeyen kurallarının küçük ama çarpıcı bir örneği.

Haberi sunan insan onun bir parçası değil mi? Yoksa o, sadece otomatik bir metin okuyucu muydu?

O dönem haber merkezlerinde sunucu görünmez olmalı anlayışı gerçekten hakimdi. TRT’nin tek kanallı olduğu dönemlerde spikerlerin mimik yapması bile yasaktı. Hatta her kelime hatası için maaşlarından para kesintisi yapıldığı konuşulurdu.

Peki, erkek spikerler için de aynı katı kurallar var mıydı?

Kravat rengi, takım elbise kesimi benzer bir titizlikle denetleniyor muydu?

Muhtemelen hayır.

Saba Tümer’in bugün haberleri izlerken şoke olması belki de bu yüzden. Artık spikerlerin giysi renginden, makyajından çok, söylediklerinin doğruluğu, üsluplarının nezaketi, haberi ele alışlarındaki derinlik önem kazandı.

Bu anı, aslında sadece bir ceketin hikâyesi değil, haberciliğin, sunuculuğun ve kamusal imajın zaman içinde nasıl dönüştüğünün bir belgeseli. Asıl haberin önüne geçen, renk değil, kalitesiz içeriktir, oje değil, önyargıdır, küpe değil, kulakları tıkayan ideolojik sağırlıktır.

Bence hepimizin kendine sorması gereken soru şu:

Biz bugün hangi fuşya ceketleri gereksiz yere yasaklıyoruz?

ANADOLU DETOKSU

Şeyma Subaşı’nın, kadim kelle paça çorbamıza “Kolajen Çorbası” ismini takması, kültürümüzün küresel bir dille nasıl yeniden konumlandırılabileceğine dair parlak bir örnek.

Gerçekten de hayvanın kafasını ve ayaklarını kaynatıp içelim demekle, bu çorba cildi sıkılaştırır, eklemleri güçlendirir, tam bir kolajen deposu demek arasında psikolojik bir uçurum var.

Doğrudan modern insanın sağlık ve güzellik endişesine hitap eder.

Ayrıca diğer ülkelerde de “Turkish collagen soup” adıyla yükselmesi işten bile değil.

Kolajen Çorbası ismi, Kelebek yazarı Savaş Özbey’in de hoşuna gitmiş ve “Kelle tamam, sıra işkembede” başlıklı yazısında, İşkembe Çorbası’na çevrecilikten yürüyerek, “Törkiş sıfır atık suppe” ismini önermiş.

Bende de İşkembe Çorbası’na gelenekle geleceği buluşturan bir isim önerisi var.

“Anadolu Detoksu”...

NEDEN HALÂ AYNI NOKTADAYIZ?

Fatih Ürek’in acı kaybının ardından yaşananlar, toplum olarak üzerimize düşünmemiz gereken bir aynayı bir kez daha karşımıza tuttu.

Cenaze evinden çıkan hüzün, cami avlusunda maalesef başka bir tartışmaya evrildi.

Armağan Çağlayan’ın başörtüsü takmayanlara yönelik sitemi ve ardından Pınar Altuğ’un “Ben genelde başını kapatmayanlardanım” açıklaması…

2026 yılında, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılındayız ama hâlâ aynı tartışmaların içinde debeleniyoruz.

Bir cenaze, toplumun tüm kesimlerini bir araya getiren, farklılıkları unutturan, ortak acı etrafında kenetlenilen bir an olmalı.

Ancak son yıllarda cenazeler, siyasi ya da sosyal gerilimlerin bir devamı haline gelir oldu.

Sanki birileri, her cenazeden sonra yeni bir kutuplaşma başlığı arıyor.

Oysa o anda gereken, dualar, saygı ve birlikte hissetmektir.

Cenazede birinin başına değil gözyaşına bakmamız gereken bir çağdayız.

Başörtüsü, Türkiye’nin on yıllardır siyaseten kullandığı, toplumu kamplara ayıran bir sembol haline getirildi.

Şimdi aynı tartışma magazin camiasına sıçramış durumda.

Oysa unutulmaması gereken basit bir hakikat var: Başörtüsü takmak da takmamak da kişisel bir tercihtir, inanç özgürlüğünün bir parçasıdır.

Bu tercih, ne siyasetin ne magazinin ne de toplum baskısının konusu olmalı.

Pınar Altuğ’un, “Ben genelde başını kapatmayanlardanım.” ifadesi aslında bir savunma değil kişisel duruşun ifadesi.

Diğer tarafta başını örten birçok sanatçı da aynı şekilde kendi tercihini yaşıyor.

Mesele, bu tercihlere saygı duymakta yatıyor.

Yıl 2026. Ülke olarak çok daha acil, çok daha birleştirici konularımız var.

Ekonomi, eğitim, gençlerin geleceği, kadın hakları, sanatın özgürlüğü…

Enerjimizi ve kamusal dikkatimizi, bir kişinin başında ne olup olmadığına odaklamak yerine, bu hayati meselelere odaklamanın zamanı geldi de geçiyor.

Bu, ne başörtüsü takanı ne de takmayanı öteleyen değil, herkesin özgürlüğünü ve onurunu eşit derecede savunan bir çağrıdır.

Toplum olarak en sık dile getirdiğimiz ama en az uyguladığımız prensiplerden biri şu:

“Allah ile kul arasına girilmez.”

HAFTANIN ŞİİRİ

Her hafta bu köşeyi bir şiirle tamamlama arzumun bir sebebi var.

Şiir, hayatın koşuşturması içinde durup nefes almamıza, kelimelerin ötesindeki duyguya, satır aralarındaki sessizliğe kulak vermemize bir davettir.

Belki bir mısrada kendimizi bulur, belki bir imgede kayboluruz.

Şiir, bize başkalarının gözünden de görmeyi, yüreğimizde saklı olanı anlamayı öğretir.

Sadece birkaç dizeyle, zamanın ve mekânın ötesine götürür bizi.

Bu köşede şairlerimizin sesine yer vermek, dilimizin inceliğini, insanlığımızın ortak titreşimlerini hatırlamak için.

Şiirsiz kalmayalım diye.

Okuyun, yazın, hissedin.

Ve eğer içinizde bir dizenin uyanışı varsa, onurakaymedya@gmail.com üzerinden lütfen bana ulaştırın.

Birlikte bu pencereyi hep açık tutalım.

ÖMÜR BORCU

Yakından göremedim hiç
Gözlerim kör güzelliğinden
Tarifi yok hislerimin
Meşgulüm hep kederden
Arsızdım, hırsızdım yasak bahçelerinde sevdanın
Kelepçe vurdu zifir karanlık ki böyle bir tonu yok siyahın
Ne olur kal
Bana ömür borcun var
Unutamazsın
Yer gök hep hatıralar
Sabahı yok akşamların
Yorgunum hep beklemekten
İnan eminim kendimden
Sevdim seni sana rağmen
Arsızdım, hırsızdım yasak bahçelerinde sevdanın
Kelepçe vurdu zifir karanlık ki böyle bir tonu yok siyahın

Şiir: Cengizhan Sönmez