*Görsel yazının içeriğine göre yapay zeka tarafından oluşturulmuştur
Hepimizin kapısının eşiğinde, haber bültenlerinin tam ortasında, sokakta yanımızdan geçen insanların hikâyelerinde kanayan bir toplumsal yara. Cinsiyete dayalı güç, baskı, kontrol, tehdit… Hepsinin toplamı, kadınların yaşam hakkına yönelen bir saldırı.
Bu ülkede defalarca gördük.
Kamera kayıtlarında, duruşma salonlarında, komşuların fısıltılarında, çocukların çığlıklarında gördük.
Gördük ve her defasında “Bu kez yeter!” dedik. Fakat her “yeter” bir sonraki manşete kadar sürdü.
BİR ÜLKENİN HAFIZASINDA KALMIŞ ACI FOTOĞRAFLAR
Medine Memi’nin toprağın altından çıkarılan bedeni… Zümrüt Er’in pencereden atılıp, ölmediği anlaşılınca çivili sopalarla dövülmesi… Güldünya Tören’in hastane odasında kurşunlanması… Özgecan Aslan’ın direndiği için vahşice katledilmesi… Münevver Karabulut’un bir gitar kutusuna sığdırılmış gençliği… Ve Emine Bulut’un “Ölmek istemiyorum” diye haykırdığı o son nefesi.
Bu örnekler sadece medyaya yansıyanlar. Bir kısmını biliyoruz, bir kısmı komşu kapıları arkasında sessizce gömülüyor. Bu ülkede kadın olmak, hâlâ hayatta kalabildiğin sürece bir başarı hâline geldi.
Ama asıl acı olan şu:
Her defasında bu ülkede gördük… Ama bu ülke hiçbir zaman gerektiği kadar görmedi.
SORUN YALNIZCA ŞİDDET DEĞİL: SESSİZLİK, NORMALLEŞME VE TOPLUMSAL KAYITSIZLIK
Bir ülkenin adalet sistemi, kadın cinayetlerini “tahrik indirimi” başlığı altında hafifletebiliyorsa, Bir toplumda “aile içi mesele” diyerek şiddet halının altına süpürülüyorsa, Bir sokakta “bana ne” diyerek kapılar kapanabiliyorsa, Bir çocuk annesinin öldürülüşüne tanıklık edebiliyorsa, O toplumda asıl tehlike suçludan önce susanlardadır.
Kadın cinayetleri münferit değil; sosyolojik, kültürel ve siyasi bir yapının sonucudur.
Sistem değişmediği sürece, yasalar caydırıcı olmadığı sürece, eğitim şiddetin köküne inmediği sürece, medyada kullanılan dil bile dönüşmediği sürece vahşet haberleri sadece tarih değiştirir, yöntem değiştirir ama var olmaya devam eder.
DÜNYA AYAĞA KALKAR, BİZDE HAYAT KALDIĞI YERDEN DEVAM EDER
Çoğu Avrupa ülkesinde bir kadının öldürülmesi, ulusal yas sebebidir. Meclis olağanüstü toplanır, şehirler sokaklara dökülür, hükümetler reform paketleri açıklar. Kadının saçının teline dokunmak bile ağır ceza sebebidir.
Bizde ne oluyor? Bir gün üzülüyor, ertesi gün gündem değiştiriyoruz. Hashtag açıyoruz, fotoğraf paylaşıyoruz, sonra işimize devam ediyoruz. Her cinayetten sonra aynı cümleyi duyuyoruz: “Bu son olsun.” Ama hiçbir zaman son olmuyor.
PEKİ BU ÜLKE NE YAPMALI?
-
Hukuku güçlendirmeli: İyi hâl indirimi, tahrik indirimi kalkmadan adalet sağlanamaz.
-
Eğitimi kökten değiştirmeli: Şiddetin temel nedeni olan toplumsal cinsiyet kalıpları daha çocuk yaşta çözülmeli.
-
Kadını koruyan değil, yaşatan sistem kurulmalı: Şiddet ortaya çıktığında değil, ortaya çıkmadan önce müdahale eden mekanizmalar oluşturulmalı.
-
Toplum susmamalı: Komşudan gelen çığlık “aile içi” değil, “insanlık dışı”dır.
-
Siyaset bu meseleyi üst kimlik olarak kabul etmeli: Kadın cinayetleri siyaset üstüdür, partiler üstüdür.
ASIL SORU BU ÜLKENİN VİCDANINA
Kadınlar öldürülüyor… Anneler, kız kardeşler, eşler, çocuklar… Sadece bir hayat değil, bir toplum yok oluyor.
Evet, bu ülkede çok şey gördük. Ama asıl soru şu: Gördük… Peki bu sefer gerçekten bir şey yapacak mıyız? Yoksa yeni bir haber bültenine kadar hafızamız yine bize ihanet mi edecek?
Kadına yönelik şiddet, bir kadın meselesi değil; bu ülkenin medeniyet sınavıdır. Ve bu sınavda artık sınıfta kalmaya tahammülümüz yok.