Mekân, toplumsal bölüşüm ilişkilerinin ve makroekonomik tercihlerin en çıplak hâliyle oluştuğu bir alandır. İktisadi göstergelerin mekânsal yansımalarını doğru analiz edebilmek için resmi verilerin satır aralarına inmek zorundayız.
Bilindiği üzere, kamuoyuna açık aylık veriler sentezlendiğinde karşımıza ilk bakışta paradoksal görünen bir tablo çıkmaktadır.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Konut Fiyat Endeksi verileri, konut fiyatlarındaki artışın enflasyonist sürecin oldukça gerisinde kaldığını ve varlık fiyatlarında ciddi bir erime yaşandığını kanıtlamaktadır.
Haziran 2023 döneminde görülen tepe noktasından bugüne değin, reel konut fiyatlarında yaklaşık yüzde 20 oranında bir düşüş gerçekleşmiştir.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından yayımlanan İnşaat Maliyet Endeksi ile fiyat endeksi arasındaki giderek açılan makas, maliyet artışlarının konut fiyatları üzerindeki yukarı yönlü etkisinin bütünüyle sınırlandığını teyit etmektedir.
Konut satış istatistiklerindeki daralma, yüksek finansman maliyetleri ve çöken alım gücü karşısında piyasa dinamiklerinin akılcı bir tepki verdiğini, talep daraldığı müddetçe salt maliyet enflasyonunun fiyatları yukarı çekemeyeceğini göstermektedir.
Peki, madem reel konut fiyatları düzenli biçimde düşüyor, maliyetlerin fiyatlama üzerindeki etkisi zayıflıyor ve satışlar daralıyor, öyleyse neden kent mekânında devasa bir erişim krizini tartışıyoruz? Neden sokaktaki yurttaş, her geçen gün artan bir öfkeyle kira ve ev fiyatlarından şikayetçi oluyor? Sahiden evler çok mu pahalı, yoksa mesele bambaşka bir yapısal çöküşe mi işaret ediyor?
KÜRESEL VERİLER IŞIĞINDA BARINMA YÜKÜ
Söz konusu soruları cevaplamak ve meselenin sınırlarını anlamak için uluslararası verileri incelemek elzemdir.
Küresel veri tabanı “numbeo.com” verileri incelendiğinde, şehir merkezinde üç yatak odalı bir dairenin aylık kira ortalamasının Türkiye için 975,15 dolar olduğu görülmektedir.
Müteallik mutlak değer itibarıyla dünya genelinde en pahalı elli altıncı ülke konumundayız.
Serbest ticaretin ve küresel entegrasyonun bir sonucu olarak, metropollerdeki barınma maliyetlerinin uluslararası piyasa dengelerine yakınsaması doğal bir süreçtir.
Dolayısıyla, küresel ölçekte bakıldığında konut kiralarının mutlak anlamda zirvede olmadığını, hatta İstanbul üzerinden konuşursak tarihsel rakipleri olan Roma, Paris, Londra vb. metropollerden ucuz bile kaldığını söylemek mümkündür.
Ancak barınma krizinin ana kaynağı ilgili mutlak fiyat düzeyi değil, barınma maliyetinin hanehalkının reel gelirine olan sürdürülemez oranıdır. Barınma ihtiyacı için ayrılan gelirin yüzde 50 bandını aşması, Amerika Birleşik Devletleri İskân ve Kentsel Gelişim Bakanlığı (HUD) tarafından tanımlandığı haliyle “Şiddetli Konut Maliyeti Yükü” sınırıdır.
Bahse konu bandın aşılması, bireyin gıda, sağlık, ulaşım gibi temel insani ihtiyaçlardan kesinti yapmasına ve kent yaşamı kalitesinde şiddetli bir erozyona uğramasına neden olur.
İlgili oranın yüzde 100 ve üzerine çıkması ise kentli bireyin sadece ve sadece barınmak için emek harcadığı, geri kalan tüm medeni yaşam ihtiyaçlarını borçlanma yoluyla finanse etmeye çabaladığı tam teşekküllü bir sistemsel çöküşe işaret eder.
SEN REFAH ETKİSİ VE BÖLÜŞÜM ADALETSİZLİĞİ
Durumu daha dar kapsamlı ve karşılaştırmalı bir analizle ele almak için G20 üyelerini referans aldığımızda tablonun sosyolojik vahameti çok daha net biçimde ortaya çıkmaktadır.
Kiralama gücünü gerçekçi biçimde ölçebilmek adına, salt kâğıt üzerindeki ortalama geliri değil ulusal servetin toplum içindeki bölüşüm adaletsizliğini de hesaba katan Sen Refah Endeksi’ni kullanırsak daha net bir biçimde tabloyu görebiliriz.
Nobel ödüllü iktisatçı Amartya Sen tarafından literatüre kazandırılan ilgili endeks, kişi başına düşen millî geliri ülkedeki eşitsizlik oranında aşağı çekerek sokaktaki yurttaşın cebine yansıyan gerçek alım gücünü hesaplamaya çalışır.
En yalın ifadeyle, ortadaki ekonomik pastanın salt büyüklüğüne değil bahse konu pastanın kitlelere ne kadar adil dağıtıldığına odaklanır. Nitekim TradingEconomics platformunun verilerine göre 15 bin 148 dolar olan kişi başına düşen millî gelirimiz, söz konusu düzeltme uygulandığında 8 bin 407 dolara, diğer bir deyişle aylık 700 dolara kadar gerilemektedir.
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek tarafından en son açıklanan 18 bin 40 dolar seviyesini dikkate alsak dahi, aylık bazda ancak 834 dolarlık bir Sen düzeltmeli kişi başına gelire ulaşabilmekteyiz.
G20 ülkeleri arasındaki temel ekonomik sıralamamızda ise durum son derece çarpıcıdır.
Kişi başına düşen GSYİH bağlamında on ikinci sırada, gelir adaletsizliğini gösteren Gini katsayısında ise üçüncü sıradayız.
Sen Refah Endeksi ile düzeltilmiş kişi başına düşen GSYİH oranında on ikinci, aylık kira maliyetinde on üçüncü sırada yer alırken, asıl yıkıcı gösterge olan gelirin kiraya harcanan oranında sekizinci sıraya yerleşmekteyiz.
Gelirin adaletsiz dağılımı, kentsel rantların belirli ellerde toplanmasına ve alt gelir gruplarının insancıl barınma imkânlarını yitirerek kent merkezlerinden sürülmesine zemin hazırlamaktadır.
MERKEZ VE ÇEVRE İLİŞKİSİ
G20 üyeleri müteallik barınma yükü üzerinden kıyaslandığında, küresel ekonomi politikteki merkez ve çevre ülkeler arasındaki yapısal yarılma adeta iki farklı evren olarak karşımıza çıkmaktadır.
Küresel sistemin merkezini oluşturan üst gruptaki on bir üyede, kiraya harcanan gelir oranı en fazla yüzde 84 seviyesinde kalırken, bahse konu grubun ortalaması yüzde 77 olarak gerçekleşmektedir.
Kentsel yoksulluk ve “evsizlik” tartışmalarının sıklıkla gündeme geldiği Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık gibi ülkelerde dahi ilgili oran yüzde 83 bandında tutunabilmektedir.
Avrupa Birliği ortalaması yüzde 71 iken, listenin birinci sırasındaki Japonya’da gelir-kira oranı yüzde 61 gibi sınırda sürdürülebilir ussal bir seviyeye inmektedir.
Buna karşın, sistemin çevresini temsil eden ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu alt dokuz üyenin ortalaması bir anda sıçrayarak yüzde 242 seviyesine fırlamaktadır.
İlgili çevre grubunda yer alan Çin’de oran yüzde 129 iken, Türkiye’de söz konusu oran yüzde 139 olarak ölçülmektedir. Listenin en sonunda yer alan Güney Afrika’da ise kiraya harcanan gelir oranı yüzde 551 gibi, serbest piyasa gerçekliğiyle bağını tamamen koparmış bir düzleme ulaşmaktadır.
Sistemin merkezinde rasyonel sınırlar içinde işleyen kentsel barınma mekanizmaları, çepere doğru inildikçe toplumsal bir çöküşe dönüşerek kentli kitleleri hızla mülksüzleştirmektedir.
SONUÇ
Tüm veriler, Türkiye’deki kentsel barınma sorununun inşaat sektörü mekanizmalarından, mutlak konut fiyatlarından veya müteahhit kârlarından türemediğini nesnel bir biçimde ispatlamaktadır.
Asıl yıkım, mülkiyet odaklı serbest piyasa modelinin doğal işleyişinde değil karşılığı olmayan makroekonomik politikaların yarattığı bozuk gelir dağılımında ve reel ücretlerin enflasyon karşısında eritilmesindedir.
Emek harcayan yurttaşların, gelirlerinin yüzde 139’unu salt barınabilmek için ayırmak zorunda kaldığı bir yapıda kriz, doğrudan doğruya ulusal paranın itibarında ve sarsılan alım gücündedir.
Kentliyi mülksüzleştiren ve modern yaşam standartlarından dışlayan bahse konu gidişat, sağlam para ve istikrarlı piyasa ilkelerinin korkusuzca uygulanamadığı bir ortamda kentleri birer çatışma alanına çevirmeye devam edecektir.
Modern mülkiyet hukukunun ve akılcı iktisadi organizasyonun tesisi ancak enflasyonist yıkımın durdurulmasıyla mümkündür.