Hafızamız dediğin ne ki? Hırçın bir rüzgarda avucuna doldurduğun incecik kum taneleri gibi... Sen onları tutmak için parmaklarını ne kadar sıkarsan sık, o kumlar o kadar hoyratça savrulup gidiyor hayatın gürültüsünde.
Bak şimdi, bir an için arkana yaslan ve en derinden hatırla... Üç yıl önce, hani o geceleri tavanı izlerken içini kor gibi yakan, göğüs kafesini daraltan o büyük derdi hatırla. O gün "Bu sızı asla geçmez, bu yükle yaşanmaz" diyordun, değil mi? Ama bugün o yangın sönmüş, sadece külleri soğumuş uzak bir hatıradan ibaret. Ya o ruhunu kanatlandıran, kalbini göğüs kafesine sığdıramayan, hani o çocuksu, o saf sevinçlerin?
Beş yıl sonra dönüp o güne baktığında kendine sessizce şunu soruyorsun, "Sahi, ben o an tam olarak ne hissetmiştim, o sıcaklık nereye gitti?" İşte tam o an, insan kendi hayatına, kendi anılarına bir yabancı gibi, bir masal dinleyicisi gibi bakmaya başlıyor.
"Söz uçar" derken aslında ne kadar ağır bir gerçeği fısıldıyoruz, farkında mısın?
Uçup giden sadece tellerimizden dökülen sesler değil. Uçup giden, o anki hakikatin ta kendisi. O sarsıcı ruhun kokusu, o anki bakışındaki o eşsiz masumiyet, o "şimdi" dediğimiz mucizenin sıcaklığı... Hepsi havaya emanet ediliyor ve biliyorsun ki hava, hafızaya karşı en büyük hıyaneti eder. Sözü rüzgâr alır götürür, rüzgâr ise sadakatsizdir. Ama yazı... Yazı, o uçucu ruhu kalbe ve zamana mühürlemektir.
KENDİ HAYATININ BAŞROLÜNDEN KOVULMA
Hiç düşündün mü? Çocukluğun, o ilk gençliğin, hani dünyayı yerinden oynatabileceğine inandığın o deli dolu, o saf heyecanların... Hepsi birer ses bulutu gibi dağıldı gitti gökyüzünün sessizliğinde. Eğer o günlerden elinde sararmış bir kağıt parçası yoksa; bir kenara telaşla düşülmüş, üzerinde belki bir damla gözyaşı kurumuş, belki bir kahve lekesi kalmış o mahcup not yoksa; geçmişin sana artık senin değil, başkalarının yarım yamalak, eksik gedik anlattığı bir "masal" gibi gelmeye başlar. Kendi hayatının başrolüyken, başkalarının hatırladığı kadarıyla var olan bir figürana dönüşüverirsin.
Oysa o kalemi eline alıp kağıda ilk dokunuşun, aslında zamanın o acımasız, her şeyi öğüten nehrine karşı atılmış en büyük çığlıktır. Yazmak, akışı durdurmaktır. Yazmak, hayata vurulan o en onurlu, en dirençli "Ben buradaydım ve bunları hissettim" mührüdür.
YAZMAK: KENDİNLE MASKESİZ BİR RANDEVU
Yazmak sadece bir bilgi aktarımı ya da bir köşe yazısı yazmak değildir be dostum. Yazmak; bir duyguyu, o ele avuca sığmaz kutsal anı atomlarına ayırıp kağıdın o yargılamayan, o uçsuz buçaksız beyaz sessizliğine hapsetmektir.
Bazen çekmecenin dibinde kalmış, yıllardır yüzüne bakmadığın o sararmış satırlara denk gelirsin ya... O günkü öfken, o günkü naif umudum, o günkü "Sen", satır aralarından doğrudan gözlerinin içine, ruhunun en derin mahzenlerine bakar. "Bunu ben mi yazmışım?" demezsin aslında; aksine "O günkü halim, bütün çıplaklığıyla, bütün yaralarıyla ve samimiyetiyle tam olarak buydu" dersin. Yazı, insanın kendi kendisiyle yaptığı en dürüst, en maskesiz ve en sarsıcı randevudur.
Sözle dünyayı manipüle edebilirsin; bir ses tonuyla anlamı büker, bir gülümsemeyle "aslında öyle demek istemedim" diye geri adım atabilirsin. Ama yazı? Yazı, düşüncenin en savunmasız, en çıplak halidir. Kağıda düşen o mürekkep damlası artık senin kontrolünden çıkar ve seni ebediyen o ana, o duyguya mahkûm eder. Bu yüzden her dürüst satır, yazarın ruhundan kopup gelen bir parçanın buz tutmuş, donmuş bir halidir.
ACIYI KELİMELERLE EVCİLLEŞTİRMEK
Hayat bazen o kadar gürültülü ki, düşüncelerimiz yönünü kaybetmiş gölgeler gibi oradan oraya savrulur. Yazmak, bu kaosu hizaya çekmenin, zihindeki o fırtınayı dindirmenin tek yoludur. Kalemi eline aldığında sadece kelimeleri kağıda dökmezsin; aslında ruhunun karmaşasını terbiye edersin.
Konuşmak acıyı hafifletir ama sadece yazmak acıyı "evcilleştirir". İçimizde düğümlenen, kimselere anlatamadığımız o sızıları kağıda döktüğümüzde, o acı artık sadece göğüs kafesinde çırpınan yabani bir kuş olmaktan çıkar; karşımızda duran, gözünün içine bakabileceğimiz ve nihayet anlayabileceğimiz bir nesneye dönüşür. Yazı, ruhun yaralarına atılan o en mahrem dikiştir.
Yıllar sonra çekmecenin tozlu köşesinde bulduğun bir not kağıdı, sana sadece geçmiş bir olayı hatırlatmaz. O kağıt fiziksel bir kanıttır; seni o ana, o kalp çarpıntısına ışınlayan bir zaman makinesidir. Kağıdın o kendine has eski kokusu, el yazındaki o küçük, ele veren insani titremeler... Sesin yapamadığını maddenin hafızası yapar. O kağıda dokunduğunda sadece bir metni okumazsın; o günkü ruh halinin genetik kodlarına, o günkü en dürüst kalp atışına dokunursun.
GELECEĞE BIRAKILAN İÇLİ BİR SELAM
Bak dostum, bizler bu dünyadan sadece bir gölge gibi gelip geçiyoruz. Bu sonsuz evrende bırakabileceğimiz tek gerçek iz, birilerinin kalbine dokunmuş bir çift sözden çok, bir parça kağıda bıraktığımız o samimi dokunuştur.
Günün birinde sesimiz tamamen kısıldığında, bu dünyadaki nöbetimiz sona erdiğinde; bizi hiç tanımayacak olanlar o tozlu rafların arasından bir yazımızı çekip çıkardıklarında; bizi sadece bir isim ya da soğuk rakamlar olarak değil; düşünen, sarsılan, büyük hatalar yapan ama çok seven, kanlı canlı bir "insan" olarak tanıyacaklar. Yazı, ölümü bile bir nebze olsun mahcup etmenin tek yoludur belki de.
SON KELAM
O yüzden sana tavsiyem; hayatının o en kırılgan, hıçkırıklarının boğazında düğümlendiği anlarda sakın kağıttan ve kalemden kaçma. "Kim okuyacak?" diye düşünme. Sen yaz; varsın o sözler yıllarca bir çekmecede hapis kalsın. Ama o kalem o kağıda bir kez değdi mi, o mürekkep kağıdın liflerine bir kez işledi mi; artık sen bu evrende silinmez ve ölümsüz bir iz bırakmışsın demektir.
Günün birinde her şey bittiğinde, her ses sustuğunda; geriye sadece o sessiz ama vakur satırlar kalacak. Çünkü söz bir nefes kadar kısa, bir "ah" kadar fanidir; yazı ise ruhun kendisi kadar derin ve ölümsüzdür.
Bugün, tam da şu an, kalbinden geçen o dumanı tüten duyguyu bir kenara not etmeye ne dersin? Belki de on yıl sonraki "sen", bugünkü sana en çok o kırık dökük cümlelerde ihtiyaç duyacak.