GÜNDEM

Ankara'da tarihi NATO buluşması! İletişim Başkanı Duran: Türkiye küresel gücün merkezindedir

İletişim Başkanı Prof. Dr. Burhanettin Duran, 36. NATO Zirvesi öncesinde düzenlenen programda Türkiye'nin ittifaktaki stratejik rolünü değerlendirdi. Savunma sanayisinde yüzde 82 yerlilik oranına ulaşıldığını belirten Duran, Türkiye'nin diplomatik etki alanıyla doğu ile batı arasında değil, batı ile batı arasında bir köprü görevi üstlendiğini vurguladı.

İletişim Başkanı Prof. Dr. Burhanettin Duran, 36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi marjında Ankara Palas'ta düzenlenen "Allies in Ankara" programının açılışında konuştu.

Münih Güvenlik Konferansı ve SETA Vakfı işbirliğiyle düzenlenen etkinlikte katılımcıları selamlayan Duran, 2004 yılındaki İstanbul Zirvesi'nden sonra Türkiye'nin ikinci kez bir NATO Liderler Zirvesi'ne ev sahipliği yapmasından duyduğu memnuniyeti dile getirdi.

Duran, 22 yıl önce gerçekleşen İstanbul Zirvesi'nin NATO'nun Soğuk Savaş sonrası dönüşümünü simgelediğini hatırlatarak, günümüzdeki sınamaların çok daha çetin olduğuna dikkati çekti.

Müttefiklerin şu anda büyük güçler arasında yeniden alevlenen rekabet, bölgesel çatışmalar, teknolojik dönüşüm ve hibrit tehditlerle karşı karşıya olduğunu belirten Duran, şöyle devam etti;

"Bu değişiklikler, NATO üyelerinin yeni tehdit algılarını ve yeni kolektif önceliklerini yeniden değerlendirmelerini gerekli kılmaktadır. Bu nedenle Ankara Zirvesi, NATO'nun tarihsel serüveninde bir başka dönüm noktasını teşkil ediyor. Burası, İttifak'ın kendisine daha zor ve daha acil bir soruyu sorması gereken yerdir: Tehditlerin artık tek bir yönden, tek bir biçimde veya tek bir araçla gelmediği bir dünyada, kolektif savunmayı gerçekleştirmek için esasta ne gerekiyor? Ukrayna'daki savaş, değişen savaş niteliğini ve Avrupa'nın güvenlik ve savunma mimarisinin kırılganlıklarını hepimizin gözleri önüne sermiştir.

"ORTA DOĞU'DAKİ İSTİKRARSIZLIK GÜVENLİK RİSKLERİ DOĞURMAKTADIR"

Amerika, İsrail ile İran arasındaki savaş da bize enerji akışlarının ve deniz yollarının Avro-Atlantik güvenliğini doğrudan şekillendirdiğini hatırlatmıştır. Orta Doğu'daki istikrarsızlık bölgesel bir sorun olarak kalmamakta, daha geniş kapsamlı güvenlik riskleri doğurmaktadır. NATO'nun 360 derece güvenlik yaklaşımı doğrultusunda İttifak artık doğu ve güney kanatlarını ayrı dosyaların konuları olarak ele alamaz.

Hürmüz Boğazı, Körfez, Suriye, Irak, Doğu Akdeniz, Kuzey Afrika ve Sahel bölgesi aynı güvenlik denkleminin birer parçasıdır. Bu durum, güvenlik kavramını yeniden düşünmemiz gerektiği anlamına geliyor. Güvenliğin yukarıdan aşağıya nasıl savunulacağını ve aşağıdan yukarıya nasıl inşa edileceğini düşünmek zorundayız. Bunun için tutarlı politika araçlarıyla askeri ve askeri olmayan araçların nasıl birlikte çalışabileceğine dair ortak bir anlayışa ihtiyacımız var. İşte bu noktada yük paylaşımı hayati önem kazanmaktadır.

"SAVUNMA HARCAMALARI KENDİ BAŞINA YETERLİ DEĞİLDİR"

Savunma harcamaları değerli bir siyasi taahhüttür ancak sadece harcama yapmak kendi başına yeterli değildir. Asıl önemli olan; yapay zeka kaynaklı manipülasyon, siber saldırılar, dezenformasyon ve kamu güvenliğinin aşındırılması gibi tehditleri ele alan çok katmanlı bir savunma stratejisi oluştururken, aynı zamanda gerçek bir askeri kapasiteye de yatırım yapmaya devam etmektir. Türkiye'nin İttifak'taki rolü tam da bu anlayışı yansıtmaktadır ki bence bu, 'NATO 3.0'ın temsil ettiği şeydir.

Türkiye 1952 yılından beri NATO İttifakı'nın istikrarlı ve kararlı bir üyesi olmaya devam etmektedir. O günden bugüne İttifak'ın kolektif savunmasına, caydırıcılığına ve komuta yapısına katkıda bulunduk. Gelecek yıl da NATO üyeliğimizin 75. yıl dönümünü kutlamaya hazırlanıyoruz. Bu dönemde Türkiye'nin rolü; stratejik özerkliği, operasyonel deneyimi ve Avro-Atlantik güvenliğine yaptığı benzersiz katkı üzerinden okunmalıdır.

Türkiye, NATO'nun en büyük ikinci ordusuna sahiptir. Afganistan'dan Kosova'ya, Bosna'dan Irak'a kadar Türkiye; kriz yönetimi, barışa verdiği destek, eğitim ve çatışma sonrası yeniden yapılanma süreçlerine hep katkıda bulunmuştur. NATO'nun en büyük tatbikatlarından olan Steadfast Dart 2026'ya yaklaşık 2000 personel ve yerli-milli üretim teçhizatla katılımımız, Türkiye'nin yeteneklerinin kendi coğrafyasının çok ötesinde hareket kabiliyetine sahip, birlikte çalışabilir ve geçerli olduğunu göstermiştir.

"TÜRKİYE DOĞU İLE BATI ARASINDA BİR KÖPRÜ OLARAK TANIMLANIR"

Türkiye hem Ukrayna'yla hem de Rusya'yla iletişim kanallarını açık bir şekilde sürdürmüştür. Ayrıca hem İran hem de ABD ile aynı anda ilişki kurabilen az sayıdaki ülkeden biridir Türkiye. Hepinizin bildiği gibi Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan bu ülkelerin liderleriyle aynı anda iyi ve samimi ilişkiler sürdürmektedir; bu önemli bir diplomatik fırsattır. Türkiye genellikle doğu ile batı arasında bir köprü olarak tanımlanır. Oysa bugün karşı karşıya olduğumuz birçok krizde Türkiye, diplomatik etki alanı ve gerilimin azaltılmasına katkı sağlama kapasitesi sayesinde doğu ile batı arasında değil, batı ile batı arasında yer almaktadır.

Son 20 yıl boyunca Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde Türkiye ulusal bir savunma mimarisi ekosistemi oluşturmuştur. NATO Genel Sekreteri Sayın Rutte'nin yakın zamanda yaptığı ziyaretinde bu sistemi 'savunma sanayii devrimi' olarak nitelemesi de çok önemlidir. Bugün Türkiye NATO'ya; savaşta kendini kanıtlamış sistemler, hava savunma, yapay zeka destekli kabiliyetler ve mühendislik kapasitesi ile ölçeklenebilir üretimi bir arada sunmaktadır.

"SAVUNMA SANAYİİNDEKİ YERLİ VE MİLLİ ÜRETİM ORANIMIZ YÜZDE 82'YE ULAŞMIŞTIR"

Rakamlara baktığımız zaman Türkiye, savunma harcamalarını yüzde 2 eşiğinin üzerine çıkarmıştır. Savunma bütçesi 2021'de 13 milyar dolardan, 2025'te tahmini 33 milyar dolara yükselmiştir. Savunma ve havacılık ihracatımız 10 milyar dolarlık seviyeyi aşarken, savunma sanayiindeki yerli ve milli üretim oranımız yüzde 82'ye ulaşmıştır. Ancak asıl mesele sadece bu sayısal verilerle sınırlı değildir. Gerçek değer, savunma sanayiinde 'dört boyutlu derinlik' olarak adlandırılabilecek unsurlarda yatmaktadır: Kalite, miktar, savaşta kanıtlanmış performans ve sürdürülebilirlik.

Yüksek kaliteli sistemler büyük ölçekte üretilemiyorsa tek başına yeterli değildir. Son dönemdeki savaşlar bize; sürekli ve dayanıklı üretimden yoksun olmaları halinde güçlü orduların bile stratejik bir felçle karşı karşıya kalabileceğini öğretmiştir. Türkiye'nin savunma sanayisi müttefiklerin kolektif caydırıcılığı için doğrudan değer taşıyan bir ulusal varlık haline gelmiştir. Günümüzde saldırılar sadece askeri tesisleri hedef almamakta; kamuoyları, iletişim ağları, finansal sistemler ve sosyal psikoloji de hedef alınabilmektedir.

Siber saldırılar, dezenformasyon kampanyaları ve yapay zeka destekli manipülasyon artık birer istisna olmaktan çıkmıştır; bunlar artık stratejik rekabetin normal işleyiş ortamının bir parçasıdır. Bu nedenle caydırıcılık, tam bir dayanıklılıkla birleştirilmelidir. Kamuoyu sistematik manipülasyona karşı korunmalıdır. Türkiye bu alanda doğrudan deneyime sahiptir. Dezenformasyon, siber tehditler, göçün araçsallaştırılması ve terörizm bizim için teorik riskler değildir; biz bunlarla karşı karşıya kaldık ve bunlara karşı kurumsal bir kapasite geliştirdik. Doğrulama mekanizmaları, stratejik iletişim ve kamu diplomasisi yoluyla Türkiye; bilgi bütünlüğünü, ulusal ve kolektif güvenliğin temel bir unsuru olarak ele almaktadır. Siber güvenlik, yapay zeka ve kritik altyapıların korunması gibi konular artık NATO için tali konular olarak kalmamalı; bunlar İttifak'ın savunma doktrinine entegre edilmelidir.

NATO'nun geleceği stratejik fikirlerin test edildiği, geliştirildiği ve politikaya dönüştürüldüğü bu tür entelektüel platformlarda şekillenecektir. İşte bu nedenle 'Allies in Ankara' programı sıradan bir tartışma değildir; bu program yeni güvenlik gündeminin karmaşıklığını da yansıtmaktadır. Bu düşüncelerle Ankara Zirvesi'nin, NATO'nun beyan ettikleriyle gerçekleştirebildikleri arasındaki uçurumu daraltmaya yardımcı olacağını umuyorum. Ankara'daki mülahazalarımızın hem verimli hem de ileriye dönük olacağına inanıyorum. Münih Güvenlik Konferansı'na, SETA'ya ve tüm değerli katılımcılarımıza katkılarından dolayı teşekkür ediyor ve programımızın başarıya ulaşmasını diliyorum."