Reklamcılığın duayen isimlerinden Hulusi Derici, risk almaktan kaçan markaların sıradanlığa mahkûm olduğunu vurguluyor. Basitliğin ve odaklanmanın başarının anahtarı olduğundan bahseden Derici, ’’Beklenmedik’’ olmanın, şaşırtıcılığın ve dikkat çekmenin reklamın temel kuralı olduğunu ifade etti.
Hulusi Bey, sizce "iyi reklam" ne demektir?
Güzel soru. Genelde "Reklamın iyisi kötüsü olmaz" denir ya; aslında reklamın bal gibi iyisi de olur, kötüsü de. O laf aslında "Aman hakkımızda kimse konuşmasın, saman altından ilerleyelim" diyenlere karşı söylenmiştir. Ama işin aslı şudur: Reklamların yüzde 85’i kötüdür.
"Kötü reklam"ı nasıl tanımlıyorsunuz? Neden yüzde 85 gibi bir oran verdiniz?
Boğaz’dan gece geçen tek ampullü gemileri bilir misiniz? Kimsenin dikkatini çekmez, kimse umursamaz, geçer gider. İşte reklamların çoğu böyledir; medyadan öylece geçer, paramızı çöpe atar. Kimsenin dikkatini çekemeyen, kulak kabarttırmayan, "Ne diyor bu?" dedirtmeyen her reklam kötüdür. İçinde her şey doğru olsa bile, eğer insanları durdurup baktıramıyorsanız o reklam bir hiçtir.
"SIRADANLIK ÖLÜMDÜR"
Peki ya başarı? Bir reklamın başarısını satış rakamları mı belirler yoksa yaratıcılık mı?
Reklama verilen emek kimsenin umurunda değil! Reklam, hizmetinde olduğu markanın değerini ve zihin payını artırmıyorsa, en önemlisi de kasayı şıkırdatmıyorsa biz o reklamı niye yapıyoruz? Para harcamış olmak için mi? Reklamın tek bir amacı vardır: İnsanların diikatini çekmek ve İkna etmek.
Bugün sosyal medyada, özellikle TikTok ve Instagram'da etkileşim almak için yapılan "saçmalama" seviyesindeki içerikleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bakın, kimse televizyonu veya Instagram’ı "reklam izleyeyim" diye açmaz. Reklam, insanın izlemek istediği şeyin arasına girmeye çalışan bir virüstür. Şu an her ortam bakteri ve virüslerle dolu ama çok azı insanı hasta etmeyi başarıyor. Dikkat çekmek için öncelikle bir beklenmedikliğe, sıradışılığa, bir "aykırılığa" ihtiyacınız var. Beklenmedik bir şeyle karşılaştığınızda gözleriniz büyür, antenleriniz açılır. Sıradanlık ölümdür.
Sizin Vestel’in ihracat şampiyonluğunu duyurmak için yaptığınız o meşhur "6 yıldır yerimizde sayıyoruz" ilanı da bu mantığın bir ürünü müydü?
Tam olarak öyle! Vestel 6. Yıl yine ihracat şampiyonu olmuştu. "Yine şampiyonuz" yazsan kimse bakmaz. Biz "6 yıldır yerimizde sayıyoruz" dedik. İnsanlar "Ne diyor bunlar?" diye merakla okuduğu metinde de "Çünkü 6. yıl, yine Türkiye ihracat şampiyonu Vestel" yazdık. İşte o şaşırtıcılık, ilgiyi odağa çeker ve mesajı iletir.
"İNSAN ZİHNİ KARMAŞAYI SEVMEZ, BASİTLİĞİ SEVER"
"Basit düşünmek" üzerine çok duruyorsunuz ve atasözlerini buna örnek gösteriyorsunuz. Sizce atasözlerimizin nesiller boyu bu kadar kalıcı olmasını, "Ateş olmayan yerden duman çıkmaz" veya "Yuvarlanan taş yosun tutmaz" gibi örneklerdeki somut ve net anlatıma, yani karmaşadan uzak durup basiti bulan o "deha"ya mı borçluyuz?
Kesinlikle. Basit kelimesi; ucuz, adi, kolay gibi kelimelerle karıştırılıyor. Halbuki ucuzun zıttı pahalı, adinin zıttı kaliteli, kolayın zıttı zor, basitin zıttı ise karmaşıktır. Dolayısıyla "Ateş olmayan yerden duman çıkmaz" ne kadar somut ve basit değil mi? Eğer bunu bir akademisyen gibi "Karbonlu malzemelerin oksidasyonundan kaynaklanan dumanlar bir yerdeki bir yanma olayının habercisidir" diye anlatmaya kalkarsanız kimse bir şey anlamaz ve o laf nesiller boyunca yayılamaz. "Yuvarlanan taş yosun tutmaz"ı, "Kinetik eksenel enerjiyle kendi etrafında dönmekte olan cisimler bünyelerinde yosunsu bitkiler barındırmaz" diye ifade etmeye kalkarsan kimse anlamaz. Steve Jobs o cihazların kullanımı basitleşsin diye uğraştı. Okuma yazma bilmeyen çocuk bile kullanıyor. İşte deha budur; özü, çekirdeği, en önemliyi bulup gerisini çöpe atmaktır. Basit olmak zordur. Çünkü önemli görünen ama gereksiz olan her şeyi ayıklamayı gerektirir. Atasözleri kadar basit olmaktır mesele.
Einstein, İzafiyet Teorisi üzerine çalışırken iki yılını harcamış; "Ben bunu insanlara en basit nasıl anlatırım?" diye. Sonunda ne demiş? "Güzel bir kadının kollarında bir saat, bir dakika gibi geçer; kızgın sobanın üzerine oturursan bir saniye, bir ömür gibi geçer." İşte izafiyet teorisi bu kadar basittir.
İnsan zihni karmaşayı sevmez, basitliği sever. Karmaşık değil basit olmalısınız. Halbuki basit bir çözüm önerdiğimde ’’Bu kadar basit olsa herkes yapardı’’ lafını çok duydum.
Atasözlerinin basitliğini sevseniz de bazılarına "eski köye yeni adet getirme", "bir elin nesi var iki elin sesi var" veya "her koyun kendi bacağından asılır" örneklerinde olduğu gibi sert itirazlarda bulunuyorsunuz. Bu sözlerin yaratıcılık, yardımlaşma ve toplumsal sorumluluk bilincimizi körelttiğini mi düşünüyorsunuz?
Çünkü bazı atasözlerimiz bizi köreltmek, yerimizde saydırmak için uydurulmuş. Bakınız: "Eski köye yeni adet getirme." Bu ne demek? "Değişme, icat çıkarma, sürüden ayrılma" demek. Ee, eski köye yeni adet gelmezse o köy nasıl kalkınacak? İcat çıkarmazsak nasıl büyüyeceğiz? Bu kafa, yaratıcılığın en büyük düşmanıdır. Bir atasözü "Bir elin nesi var, iki elin sesi var" derken diğeri ’’Her koyun kendi bacağından asılır’’ diyerek onu çürütür. "Her koyun kendi bacağından asılır" sözü ise en tehlikelisi! Toplumu bencilliğe, "bana dokunmayan yılan bin yaşasın"cılığa iten laf bu. Toplumsal çürümeye sebep olan bakış açısı da bu.
Reklamda kollektif akıl ne kadar önemli sizce ?
Büyük fikirler, cesur kararlar tek kişinin eseridir. O yüzden de dünyanın hiç bir şehrinde heyet heykeli görmezsiniz. Şahısların heykelleri dikilir. Çünkü, büyük fikirler, cesur kararlar heyetlerden çıkmaz. Heyetler ortalama fikirlere itibar eder. Heyetlerden büyük fikirler, cesur kararlar değil ortalamam bir rapor çıkar. Reklamcılıkta, yaratıcı işlerde de o tek kişi çok önemlidir.
REKLAMIN BİRİNCİ KURALI: BEKLENMEDİK OL!
Hulusi Bey, reklamda olduğu gibi günlük hayatta da "sıradanlığa" karşısınız. Tanışmalarda bile farklı bir üslubunuz varmış...
Evet. Bir davette veya kokteylde tanıştırırlar sizi: "Merhaba, nasılsınız?", "İyiyim, teşekkür ederim." Bitti! Diyalog orada ölür. Başka laf kalmaz, sonra gidip yine eski tanıdıklarınızla takılırsınız. Ama bana "Nasılsınız?" diye sorduklarında "Domuz gibiyim, maşallah!" diyorum. İnsanlar bir duruyor. "Kim bu? Deli mi, manyak mı, cins mi?" diyorlar. Merak uyandırıyor, diyalog başlıyor ve iletişim sürüyor. Beklenmedik olmak, şaşırtıcı olmak reklamın da hayatın da birinci unsurudur. Sıradan olan kimseyi ırgalamaz.
Pazarlamanın kalbinde ne yatıyor sizce?
Tüketici size şunu sorar: "Neden rakiplerin varken seni tercih edeyim? Beni ikna et!" Eğer ikna edici bir farkın yoksa, tek farkın fiyatın olur. O zaman da senden daha ucuza biri çıkana kadar yaşarsın. Ya farklılaşırsın ya ölürsün.
"YAPAY ZEKA ELİNDEKİ ALET ÇANTASINDAN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR"
Hulusi Bey, medyanın "her şey değişecek" diyerek pompaladığı yapay zekâ devrimi ve Metaverse gibi kavramlar reklamcılıkta yaratıcılığı bitirip sizi ters köşe yapabilir mi? Yapay zekanın duyguyu, insan genlerine işlemiş arketipleri ve o "orijinal isyanı" yakalama şansı var mı? Geleceği pazarlayan bu "trendlere" neden bu kadar şüpheyle bakıyorsunuz?
Yapay zekâ ancak sizin zekânız kadar yardımcı olur. Bilgisayar çıktı diye romancı sayısı mı arttı? Ya da daktilo varken şiir yazamayanlar bilgisayar çıkınca şair mi oldu? Yapay zekâya muşamba gibi Atatürk resmi yaptırıyorlar; adamın zaten binlerce dünya güzeli fotoğrafı var, al birini kullan! ’’Hamam tası ve su’’ verisi Arşimet’e fizik öğreten hocalarının da önünde duruyordu ama sadece o "Evreka" dedi. Neden? Çünkü herkesin önünde durur ve veri bir şey ifade etmez. O veriye bakan "deha" önemlidir. Yapay zeka dediğin şey, elindeki alet çantasından başka bir şey değildir. Eskiden kalemle çiziyorduk, sonra bilgisayar çıktı, şimdi bu çıktı. Ama yapay zeka "arketipleri" bilmez, "duyguyu" bilmez. İnsanın genlerine işlemiş o 13 temel arketipi; soytarıyı, kahramanı, aşığı, kaşifi yapay zeka nasıl anlasın? O sadece var olan bi dünya veriyi karıştırıp önümüze eli yüzü düzgün ortalama bir şey koyar. Orijinal bir "isyan" çıkaramaz. Ama yapay zeka elbette işini ortalama yapan, ortalama zekalı birilerini taca çıkarabilir.
Yapay zeka sana "güzel" görseller de hazırlar, "düzgün" metinler de yazar ama o metnin içine, bir "asillik", bir ‘’sıradışılık’’, bir ’’ruh’’ katamaz. Medya bunu da pompalıyor, "her şey değişecek" diyor. İnsan değişmeyecek. İnsan yine aşık olacak, yine korkacak, yine 2 metre eninde yatağında uyurken düşme endişesiyle uyanacak. Yapay zeka sadece bir hızlandırıcıdır; ama direksiyonda o "bakir beyinli" insan dehası yoksa, yapay zekanın ürettiği şey ruhsuz bir şeydir. Ayrıca yapay zekanın bugünkü halinden çok daha ileriye gidebilmesinin de yolu çok açık değil. Bugüne kadar yapay zekaya yapılan yatırım 1.5 trilyon doları aşmış. Daha ileri gidebilmesi için 8 trilyon dolarlık bir yatırım gerekiyor ve bu yatırımı yapmak isteyen de pek ortalıkta görünmüyor. Zaten bugünkü haliyle büyük insan kitlelerine yetiyor, hatta fazla bile geliyor. Daha fazlasını bekleyen pek yok. O nedenle geri dönüşü pek mümkün görünmeyen böylesine büyük bir yatırım yapmaya yanaşan da şu an yok.
TREND BEZİRGANLARI VE ÜFÜRİSTLER
Trendsetter veya futuristlere de ilginç bir bakış açınız var. O konuyu biraz açar mısınız?
Medya neyi pompalıyorsa ona şüpheyle bakarım. Ondan pek bir cacık olmaz. "Üç boyutlu sinema" mesela her 5-10 yılda bir "Geleceğin Sineması" diye gazlanır. Peki ilk 3 boyutlu film ilk kez ne zaman izlendi? 1922’de. Yüz dört yıldır trend olamamış şey, daha ne zaman olacak? Uçan araba da öyle, 1926’dan beri şişirilir, "Geleceğin aracı uçan otomobil olacak." Tam 199 yıldır olamadı. Daha ne zaman olacak? Ama cep telefonunu medya yıllar öncesinden pompalamadı. Bir gün çıktı ve yayıldı. Yıllar sonra rahmetli Sakıp Sabancı "Bu cep telefonu fırsatını gaçırdık, ciğerim yanıyor" dedi ☺ Medya öncesinde yıllardır şişirseydi Koç ve Sabancı grupları, cep telefonu yatırımını reddetmezlerdi.
Trendleri görmek, çimenlerin uzamasını izlemeye benzer; pencerenizden bakarak uzarken göremezsiniz, bir bakmışsın uzamış. "Aa çimenler de baya uzamış kesmek lazım" dersiniz. Dolayısıyla ben bu gazlayıcılara "Trend Bezirganları" ve "Üfüristler" diyorum. Bunlar endüstricilerin falcılarıdırlar. Geleceği öngören falcılar dikkat çeker. Koca koca iş adamları, milletvekilleri, bakanların bazılarının falcılara gittiğini duyarız ya, onun gibi.
Mesela radyo icat olur, bu tipler "Artık her şey radyo; outdoor bitti, gazete dergi, direct mailing bitti" derler, davullar çalarlar. Televizyon icat olur yine başlarlar davul çalmaya "Artık her şey televizyon, radyo bitti, gazete dergi, outdoor her şey bitti" diye. İnternet çıkar yine aynı terane. Bu sefer "Televizyon bitti, radyo bitti, her şey internet artık." Ama internet çağında hala radyo mecrasıyla da marka yaratılabiliyor, radyo reklamlarıyla muhteşem satış artışları yaşanabiliyor. İyi kullanıldığında tüm mecralar hala işe yarıyor.
Medyanın yıllarca gazladığı Metaverse ne oldu? Hakkın rahmetine kavuştu... Ne oldu o alınan arsalar? Geri zekalılar gidip oradan hayali arazi aldılar. Onu yaratan adamlar, mesela Bill Gates, gerçek dünyada; Amerika’da, Ayvalık’ta arazi topluyor. Bu geri zekalılar ise gidip Metaverse’ten parayla arsa alıyor. Medya da bu tür hevesleri çok çekici bulur pompalar. Çünkü bu tür şeyler "seksi" gelir insanlara. Ama özünde bir karşılığı yoktur.
"Doğanın yasalarına aykırı her şey çuvallar" diyorsunuz. Bunu markalar için nasıl yorumluyorsunuz?
Bir ağaçtan hem elma hem dut hem erik çıkmaz. Hatta bir ağaçtan starking elma, diğerinden Amasya Elması, öbüründen yeşil tatlı elma, diğerinden yeşil ekşi elma çıkar. Bir marka da bir alana odaklandıkça büyür, genişledikçe zayıflar. RedBull sadece enrji içeceğidir. Coca Cola sadece kola içeceğidir. İsviçre çakısı gibi olmaya çalışmanın gereği yok; kimse o çakının testeresini, cımbızını kullanmaz. Mesela Pınar markasını düşünün; süt var, yoğurt var, su var, maden suyu var, ton balığı var, köfte var, puding var... Her şey var ama sütteki pazar payı bile yerlerde. Öte yandan Nuh’un Ankara Makarnası sadece makarna yapar, pazar payı %35. Bir marka da bir alanda odaklandıkça uzmanlaştıkça değer kazanır.
ATLASJET REKLAMLARI: ""BUGÜN YAPILAMAZ" DİYENLER KORKAKTIR"
Kişisel markalar için de bu "odaklanma" geçerli mi?
Elbette! Markalar da insanlar gibidir; bir ismi, bir resmi (logosu), bir de mesleği vardır. Fatih Terim’in mesleği futbol. Eğer "ben basketbol, voleybol, yüzme hocasıyım" diye çıksaydı, 75 yaşına kadarfutboldaki o gücünü koruyabilir miydi? Mümkün değil. Marka dediğin bir konuda uzmanlaşacak. Apple dediğin bir şirket adıdır ama ürünlerinin adı iPhone'dur, iMac'tir. iTunes’tur. Her birinin kendi kimliği vardır.
AtlasJet dönemindeki o "cesur" reklamlar bugün yapılabilir mi? "Bizimki 77 santim" gibi sloganlar bugün olsa ne olurdu? Bugün olsa bu ilanlar "linç" edilir miydi?
"Bugün yapılamaz" diyenler korkaktır. Tarih cesurları yazar. O dönem bütçemiz yoktu, tek bir gazete ilanımız vardı. O nedenle çok çarpıcı (hatta şok edici) olup dikkatleri üzerimize çekerek mesajlarımızı vermemiz gerekiyordu. "Bizimki 77 santim ama biz ikinciyiz" dedik ilanın başlığında. Ne diyor bu adamlar diye herkes okudu alt metnini. "Biz biraz daha fazla para kazanmak için 4-5 sıra daha koltuk ekleyerek dar koltuk aralarında sizi uçuramayız. Bacaklarınızı rahatça uzatarak seyahat edin diye koltuk aralıklarımızı 77 santime genişlettik. Çünkü biz ikinciyiz. Size birinciden daha fazlasını vermek zorundayız."
AtlasJet dönemindeki o çarpıcı ilanlardan biri olan "Mikonos'a uçan tek delikanlı" başlığı nasıl doğdu?
Bütçen yoksa, fazlasıyla çarpıcı olmak zorundasın. O zamanlar Mikonos'a direkt uçan tek havayolu AtlasJet'ti. Diğerleri, Türk Hava Yolları dahil, önce Atina'ya uçuyor, oradan pırpır uçaklarla aktarma yapıyordu. Biz de başlığı çaktık: "Mikonos'a direkt uçan tek delikanlı biziz!" Çünkü Mikonos o dönem bir "gay adası" olarak bilinirdi, biz de bu algıya bir gönderme yaparak cesur bir duruş sergiledik.
Bu yıl da çok çarpıcı bir reklamınız oldu. Çetmen Mobilya. Medya harcaması yine oldukça az olmasına rağmen çok konuşuldu. Bu nasıl oldu?
Mobilya markaları Koltuk takımı da, yemek takımı da, yatak odası da göstermek isterler reklamlarında. Ve çoğunlukla da güzel mobilya görüntülerine de bir meşhur eşlik eder. Yeni müşterimiz Çetmen Mobilya’nın da bizden önce Demet Akalın’la anlaşması vardı. Biz rakiplere göre çok daha ekonomik bir medya bütçesi için öncelikle tek reklam olarak "Koltuk takımı" reklamı yapalım, medya bütçemizi üçe bölmeyelim çünkü her kes koltuk takımı olan markanın zaten yemek odası ve yatak odası takımlarının da olduğu bilir. Amacımız Çetmen Mobilya’nın "Zihin Payı"nı arttırmak olmalı dedik. Tek reklam da da eşi Okan Kurt’la oynayan Demet Akalın beylere seslendi: "Beyler koltuk takımı alırken en rahatını alın. Zira eşinizle tartıştığınızda o koltukta siz yatacaksınız" dedi. Ve erişilebilir fiyat duygusunu da verdik tabi. Çok dikkat çekti ve güzel iş sonuçları üretti.
"DÜNYAYA KARŞI BİR İSYANIN, BİR DURUŞUN YOKSA KİMSE SENİ KAHRAMAN YAPMAZ"
Tecrübenin de bazen yaratıcılığa engel olduğunu savunuyorsunuz. "Bakir bir beyin" neden bu kadar önemli?
Tecrübe önemlidir ama zararlı tarafı önyargı geliştirmesidir. Bir resim vardır; çocuklara gösterirsin 9 tane yunus balığı görürler, büyüklere gösterirsin sevişen bir çift görürler. Neden? Çünkü büyükler cinselliği biliyor, önyargısı o yönde. Eğer bir probleme çocuk beyniyle, o bakir bakışla bakamıyorsan, tecrüben seni "bu iş böyle olur, başka türlü olmaz" körlüğüne hapseder. Bilgiyi, tecrübeyi fikri bulduktan sonra sağlamasını yapmak için kullanmalısın, fikri öldürmek için değil.
Asilik, kahramanlık ve hükümdarlık... Sıralama budur. Dünyaya karşı bir isyanın, bir duruşun yoksa kimse seni kahraman yapmaz. Herkese yaranmaya çalışan, herkese mavi boncuk dağıtan birinden marka da olmaz, lider de olmaz. Radikaller dikkat çeker, sonra merkez olurlar. Cesaretin yoksa, sıradanlığa mahkumsun demektir.
Bunca yıllık kariyerinizde, sektörle ilgili veya şahsi olarak hiç "keşke" dediğiniz, pişman olduğunuz bir şey oldu mu? Kendinizi resetlemek için ne yaparsınız?
Hayır. Hiç pişman olduğum bir şey olmadı. Hayatımda hiçbir şeyin öyle bir anlamı olmadı. Ben hayatı ve işi olduğu gibi kabul ederim. Resetlemek gibi bir derdim de yok. Sadece her probleme bakir bir beyinle bakmayı başaramadığım gün bu işi bırakırım.
Hulusi Bey, bizim kültürümüzde "yeni bir şey denemenin" önündeki en büyük engel nedir? Neden icat çıkaramıyoruz?
Bizim sözlüğümüzde bazı kelimeler sakat. Mesela "Risk". Açın bakın, bizde "zarara uğrama tehlikesi" yazar. Batı’nın sözlüğünde ise "kâra veya zarara uğrayabilme durumu" yazar. Biz riski sadece kötü bir şey sanıyoruz, içinde kâr olabileceğini düşünmüyoruz. "Aman risk almayalım" diye diye yerimizde sayıyoruz. Bir de "icat çıkarma" diye azarlanan çocuklardan mucit çıkmasını bekliyoruz.
Sektörde ve iş hayatında "eleştiri" kavramına bakışımız nasıl?
Bizde eleştiri dendi mi hemen "nalına mıhına vurmak" anlaşılıyor. Negatiflik üzerine kurulu. Halbuki Batı’da "pozitif eleştiri" diye bir şey var. Yeni bir fikir duyduğumuzda o daha bir embriyo, bir bebektir. Biz hemen negatif eleştiriyle üzerine çullanıyoruz. O fikri daha doğmadan öldürüyoruz. Bir şirkette yeni bir fikir duyulduğunda negatif eleştiri yasak olmalı. Önce "Neresi iyi, ne işe yarar?" diye bakmalısın. Fikri öldürürsen, o fikri getiren genci de öldürürsün; bir daha ağzını açmaz.
"POPÜLER OLMAK İTİBAR KAZANDIRIR"
Hulusi Bey, popüler olmanın her zaman "kaliteli" olmakla bir ilgisi var mı?
Popüler olmak itibar kazandırır; popülersen itibarlısın demektir. Bakınız Orhan Pamuk... Türkiye'de satış rekorları kırıyor. Ama ben kitaplarını alıp baştan sona okuyan birine pek rastlamadım. Ben haksızlık mı ediyorum diye iki kitabını aldım, yirmi beşinci sayfada ruhum sıkıldı, bıraktım. Ama büyük PR! Orhan Pamuk’un kitabını okumasan da kütüphanende durması bir popüler kültür gerekliliğidir. İnsanlar "Ben de okuyorum" demek için alır, rafta durur.
İlber Ortaylı ile bir reklam projeniz olacaktı, o süreçte neler yaşandı?
İlber Hoca ile Skoda reklamı için buluştuk. İşte diyecekti; "Marka kompleksiniz varsa bu arabayı kullanamazsınız. Alman teknolojisi de olsa, konforlu da olsa kompleksli adam alamaz" Sonra olmadı o iş. Onunla Anadolu Yakası'na geçerken, yolda Orhan Pamuk meselesini açtık. İlber Hoca'nın o ağır ağdalı dil ve popülerlik üzerine söylediklerini burada söylemeyeyim, "cahil" dedi geçti ☺ Ama şu bir gerçek: İnsanlar bazen sadece popüler olduğu için bir şeyin peşinden gider.
Hulusi Bey; sektörde sizinle birlikte Erol Olçok, Ali Taran, Serdar Erener gibi birkaç isim hep ön planda. Bu isimlerin sırrı "basit olanı" yakalamaları mı?
Bak şimdi, bu isimlerin her birinin hikayesi farklı. Rahmetli Erol Olçok siyasi alanda çok iyiydi. Ama şunu da kabul etmek lazım; malzeme de iyiydi! Tayyip Erdoğan gibi bir figürle, o günkü verilerle çalışıyordu. Erol, o damarı çok iyi yönetti. Ve tabi markalar için yaptığı pek bir reklamı hatırlayamıyorum. Ali Taran da farklı bir ekol. Mesela "Ben pek şey okumam da izlemem de" der. Ben ise tam tersiyim. Ben o ekolden değilim.
Siz nasıl bir ekoldensiniz? Sizi onlardan ayıran ne?
Ben her gün 50-60 sayfa kitap okurum. Hayatımda sadece üç tane roman okudum, onun dışındaki her şey işimle ilgili: İnsanı tanımak. İnsan psikolojisi, toplum psikolojisi. Benim işim pazarlama, marka yaratma. "Büyüyenler nasıl büyümüş, çökenler niye çökmüş?" buna bakarım. İnsan psikolojisi ve sosyoloji üzerine sürekli okurum. Ali Taran benden 6-7 yaş büyüktür, Serdar’la (Erener) aynı yaştayız; hepsini severim, kendi çaplarında başarılı işler yaptılar. Ama beslendiğimiz yerler çok farklı.