Çok Çok Pera, Çok Çok Thai, Az Çok Thai ve Ernest’s Bar gibi mekânların kurucusu olan Homage Hospitality Yönetim Kurulu Başkanı Bekir Kaya, doğduğu topraklara Tariria ile dönüyor. Van’da hayata geçirdiği Tariria projesinde doğaya, yerelliğe ve sürdürülebilirliğe odaklanan bir kültür ve gastronomi ekosistemi inşa ediyor. Bu merkezi bir mekândan öte bir yaşam felsefesi olarak tasarlayan Bekir Bey, Tariria’da yerel halkı üretime dahil ettiği gibi toprağa saygı ve sürdürülebilir uygulamalara öncelik veriyor.
Bekir Kaya ile Homage Hospitality projelerinden İstanbul’daki mekânlarına, Van projesinden gelecek çalışmalarına kadar birçok konuya değinirken, Türkiye’deki hospitality sektörünün gidişatını röportajımızda konuştuk.
KÖKLERDEN GELEN İÇTEN MİSAFİRPERVERLİK GLOBAL VİZYONLA BİR ARAYA GELİYOR
Bekir Bey, kendinizden biraz bahseder misiniz? Hayat hikâyeniz ve bugün geldiğiniz noktayı nasıl tarif edersiniz?
Ben turizm işletmeciliği ve otelcilik eğitimi aldım; bu alan benim için bir meslekten çok bir yaşam biçimi oldu. Doğu kültürünün içinde büyüdüm — büyüklere saygı, küçüklere sevgi, misafire özen ve doğaya hürmet bu kültürün temelidir. Yatılı okul disipliniyle birleşince bu değerlerin aslında hospitality’nin özünü oluşturduğunu fark ettim.
“Homage” kelimesi İngilizce’de “saygı” ve “hürmet” anlamına gelir. Biz bu ismi özellikle seçtik; çünkü yaptığımız her şeyin merkezinde insana, doğaya, canlıya ve zamana duyulan saygı vardır. Homage Hospitality, benim kişisel değerlerimin kurumsallaşmış hâlidir.
Benim büyüdüğüm köyde çöp çıkmazdı; her şey değerlendirilir, hiçbir şey israf edilmezdi.
Yatılı okulda da aynı bilinçle yetiştik: elektrik boşa yanmaz, su boşa akmaz, ekmek ve yemek atılmazdı. Bugün dünyada “sıfır atık” ve “sürdürülebilirlik” olarak adlandırılan bu anlayışlar, benim çocukluğumda zaten yaşamın doğal bir parçasıydı. Bu yüzden bu kavramlar bana yabancı değil — çünkü ben o şartlarda büyüdüm. Ama artık tüm dünya bu bilincin önemini fark ediyor; kaynaklarımız hızla tükeniyor ve sorumluluk duygusu hepimiz için ortak bir mesele hâline geldi. Homage’ta da bu anlayışı merkezimize koyduk: israf etmeyen, üretime saygı duyan, doğayla uyum içinde bir yaşam kültürü.
Bizim kültürümüzde zaten var olan bu duygusal incelikler — bir çocuğun misafire çay ikram etmesi, misafiri uğurlarken ayakkabısını düzeltip önüne koyması gibi — bugün dünyada “emotional luxury” olarak tanımlanıyor. Biz onu yeniden icat etmedik; sadece profesyonel bir yapıya dönüştürdük.
Bugün geldiğim noktayı şöyle özetleyebilirim: köklerden gelen içten misafirperverliği çağdaş bir dil ve global vizyonla buluşturmak.

YERELDEN EVRENSELE BİR MİSAFİRPERVERLİK MODELİ
Hospitality alanına ilk nasıl adım attınız? Bu alana sizi çeken motivasyon neydi?
Benim için hospitality yalnızca bir hizmet sektörü değil, kültürel bir anlatım biçimi. Küçük yaşlardan itibaren insan ilişkilerinin merkezinde olmayı, başkalarına iyi hissettirmeyi sevdim. Otelcilik eğitimim sırasında fark ettim ki, bu işin özü teknik değil, duygusal bağ kurmaktır. Misafirin kalbine dokunabildiğinizde marka sadakati de deneyim değeri de kendiliğinden oluşur. İşte o an, bu alanın benim gerçek mesleğim olduğunu anladım.
Homage Hospitality’i kurarken temel hedefleriniz ve kurucu yaklaşımınız neydi?
Homage’ı kurarken amacım sadece iyi restoranlar açmak değil, bir değer sistemi oluşturmaktı. Bizim için her marka bir kültürel saygı duruşudur; doğaya, insana, emeğe ve yerelliğe hürmetle yaklaşırız. Sürdürülebilirliği bir pazarlama unsuru değil, bir sorumluluk olarak görürüz. Homage’ın hedefi; Türkiye’nin kendi topraklarından doğan ama dünya standartlarında hizmet veren, duygusal zekâsı yüksek markalar yaratmaktır. Benim vizyonum da buydu: yerelden evrensele, kültürden markaya dönüşen bir misafirperverlik modeli kurmak.
HOMAGE HOSPITALITY’NİN ORTAK NOKTASI: İÇTENLİK, DETAY, SÜREKLİLİK VE SAYGI
Homage Hospitality çatısı altında yer alan ödüllü mekânlarınız bulunuyor: Çok Çok Pera, Çok Çok Thai, Az Çok Thai ve Ernest’s Bar. Bu mekânları oluştururken nasıl bir konsept yaklaşımınız vardı?
Bu dört marka aynı hikâyenin farklı bölümleri aslında.
Çok Çok Thai, klasik Tay mutfağının Türkiye’deki en saf ve istikrarlı temsilcisi. Yirmi yıldır aynı Tay şefin yönetiminde ve istikrarın sembolü.
Az Çok Thai, modern Thai street food’un enerjisini İstanbul’un günlük ritmiyle buluşturuyor.
Çok Çok Pera, fine-dine çizgisinde, paylaşım odaklı bir “signature” konsept. Asya’nın inceliklerini Pera’nın zarafetiyle harmanlıyor.
Ernest’s Bar, edebiyat, müzik ve kokteyl kültürünü sahne estetiğiyle birleştiriyor.
Hepsinin ortak noktası: içtenlik, detay, süreklilik ve saygı.
Bu dört markanın ruhunu, karakterini ve birbirinden ayrışan yönlerini nasıl tanımlarsınız?
Çok Çok Thai → Disiplin ve sadakat
Az Çok Thai → Dinamizm ve yaratıcılık
Çok Çok Pera → Zarafet ve sofistike dokunuş
Ernest’s Bar → Özgürlük ve deneyim
Farklı karakterlerde olsalar da aynı “Homage ruhunu” taşırlar. Biz her markada aynı temel değeri koruruz: misafirin kendini iyi hissetmesi.
İstanbul’da Uzak Doğu mutfağı oldukça görünür durumda ve siz Tay mutfağını yorumlayarak sunuyorsunuz. Konuklardan aldığınız geri dönüşler nasıl?
İlk yıllarda Tay mutfağı “egzotik” bulunuyordu; bugün ise “rafinelik” olarak görülüyor. Yirmi yıl boyunca bu dönüşümü izlemek bizim için öğretici oldu. Artık misafirlerimiz sadece yemek değil, kültürün kendisini deneyimliyor. Taylandlı konukların “Burada kendimizi evimizde hissediyoruz” demesi, bizim için en büyük ödül.

TARİRİA, VAN’A BİR TEŞEKKÜR PROJESİ
Şimdi biraz Tariria Van’a geçmek isterim… Kendi doğduğunuz topraklarda böyle bir oluşum kurma fikri nasıl ortaya çıktı? Bunu bir anlamda “köklerinize saygı” olarak görebilir miyiz?
Kesinlikle. Van benim doğduğum, beslendiğim toprak. Tariria, o topraklara bir teşekkür aslında. Amacım sadece bir mekân değil, bir ekosistem kurmaktı — sanat, kültür ve gastronomiyi aynı çatı altında buluşturan, üretimle anlam kazanan bir yaşam alanı. Tariria, doğuya saygı ve doğudan dünyaya uzanan bir vizyonun sembolü oldu.
Tariria isminin hikâyesi nedir?
“Tariria”, Urartu kökenli “tariri” kelimesinden gelir; “bağ, toprak, üretim” anlamındadır. Ayrıca Tariria’nın bulunduğu bölgedeki bahçeler, Urartu Kralı Menua’nın eşi Taririaya’ya armağan ettiği topraklardır. Biz de “Tariria Bahçeleri” adını buradan aldık. Orada kendi bağlarımızı, bostanlarımızı, üretim alanlarımızı yeniden canlandırdık. İsmiyle, işleviyle ve ruhuyla bir bütün: toprağa kök salan bir kültür merkezi.
“ENERJİMİZİ GÜNEŞTEN ALIYOR, SUYUMUZU GERİ DÖNÜŞTÜRÜYORUZ, TOPRAĞA SAYGIYLA YAKLAŞIYORUZ”
Van’da bir kültür ve gastronomi alanı inşa ederken özellikle nelere dikkat ettiniz? Yerel halkın ve ziyaretçilerin mekâna yaklaşımı nasıl oldu?
En başta doğaya, yerelliğe ve sürdürülebilirliğe. Tariria’nın her detayı Van’ın iklimi, dokusu ve insanı düşünülerek tasarlandı. Malzemeden mimariye, eğitimden istihdama kadar her aşamada yerel halkı dâhil ettik. Aslında bu yaklaşım benim çocukluğumdan gelen bir bilinç. Büyüdüğüm köyde çöp çıkmazdı; her şey yeniden değerlendirilir, hiçbir şey israf edilmezdi. Yatılı okulda da aynı disiplin vardı: su boşa akmaz, ışıklar gereksiz yanmaz, ekmek ve yemek asla atılmazdı. Bugün dünyanın konuştuğu “sıfır atık” ve “sürdürülebilirlik” kavramları, bizim hayatımızın zaten doğal bir parçasıydı. Ben bu anlayışı Tariria’ya taşıdım. Her bina, her üretim alanı, her etkinlik bu bilinci yansıtıyor. Enerjimizi güneşten alıyor, suyumuzu geri dönüştürüyoruz, toprağa saygıyla yaklaşıyoruz. Bugün Tariria sadece bir mekân değil, bu felsefenin hayat bulduğu bir sistem — doğaya saygıyı, üretime hürmeti ve yerel emeği merkezine alan yaşayan bir organizma.

Mekân ruhunu ince ince dokuyan bir yapınız var. Gastronomi kadar atmosfere, mimariye ve ekip yapılanmasına da önem verdiğinizi biliyoruz. Özellikle ekip kurarken hangi kriterlere dikkat ediyorsunuz?
Benim için ekip, yukarıda bahsettiğim değerlere sahip ve bunu yaşam biçimine dönüştürmüş insanlardan oluşmalıdır. Karakter teknik bilgiden önce gelir; çünkü karakter değişmez, ama teknik öğretilebilir. İnsanda saygı ve hürmet varsa, doğru eğitimle çok güçlü bir ekip kurabilirsiniz. Her çalışan markanın yüzüdür, her biri hikâyenin bir anlatıcısıdır.
Sizin için “iyi bir mekân” ne demektir? Bekir Kaya’nın sözlüğünde “iyi hospitality”nin karşılığı nedir?
İyi bir mekân, insanın içeri adım attığı anda huzur hissettiği yerdir. Işığı, sesi, kokusu, servisi — hepsi bir bütünün parçasıdır. İyi hospitality ise samimiyetle yapılan profesyonelliktir. Ne kadar mükemmel olursanız olun, eğer o sıcaklık yoksa misafir onu hisseder. Bizim işimiz, duyguyla detayı birleştirmektir.
“BİZİM İÇİN HOMAGE YALNIZCA BİR MARKA DEĞİL, BİR YAŞAM FELSEFESİ — VE BU FELSEFENİN COĞRAFYASI YOK”
Siz dünyayı gezen ve farklı kültürlerle temas eden bir isimsiniz. Türkiye’de hospitality alanının geleceğini nasıl görüyorsunuz? Dünya ile kıyasladığınızda Türkiye nerede konumlanıyor?
Türkiye, dünya hospitality sahnesinde yükselen bir yıldız. Doğal misafirperverliğimiz, kültürel derinliğimiz ve genç insan kaynağımız çok kıymetli. Artık sadece hizmet değil, deneyim üreten markalar dönemi başladı. Türk hospitality sektörü önümüzdeki yıllarda “duygusal zekâsı yüksek, yerel kimlikli global markalar” yaratacak. Biz Homage olarak bu dönüşümün öncüleri arasında olmayı hedefliyoruz.
Son olarak, Tariria’dan sonra yeni planlarınız veya üzerinde çalıştığınız projeler var mı?
Tariria çok disiplinli bir proje ve hâlâ çok yeni. Öncelikli hedefimiz, bu yapının sürdürülebilirliğini sağlamak ve ulusal-uluslararası etkinliklerin çeşitliliğini artırmak. Benim için Tariria’da “sky is the limit” sözü tam karşılığını buluyor; oradaki üretim ve yaratıcılığın sınırı yok. Ayrıca Türkiye’nin duygusal misafirperverliğini dünyaya tanıtacak yeni uluslararası projeler üzerinde de çalışıyoruz. Bizim için Homage yalnızca bir marka değil, bir yaşam felsefesi — ve bu felsefenin coğrafyası yok.




