Geçtiğimiz ay Londra’da, Güvenlik ve Savunma Forumu’nun ev sahipliğinde düzenlenen bir akşam yemeğinde, aralarında emekli generallerin, savunma sanayii yöneticilerinin, teknoloji girişimcilerinin ve yatırımcıların bulunduğu küçük ama son derece nitelikli bir grupla dünya güvenliğinin nereye gittiğini tartışıyorduk.

Sohbet doğal olarak Rusya-Ukrayna savaşına, İsrail-İran çatışmasına, NATO’nun geleceğine ve Çin’in hızla büyüyen askerî ve teknolojik kapasitesine geldi. Masadaki en deneyimli isimlerden biri bir ara durdu ve şu cümleyi kurdu:

“Artık savaş meydanını tanklardan çok algoritmalar belirliyor.”

O cümle akşam boyunca zihnimden çıkmadı.

Çünkü Türkiye’de savunma tartışmalarını izlediğimde hâlâ büyük ölçüde yirminci yüzyılın sorularını konuştuğumuzu görüyorum.

Türkiye yeniden F-35 programına dönmeli mi?

Eurofighter alımı hızlandırılmalı mı?

Millî Muharip Uçak KAAN ne zaman tam operasyonel olacak?

Fotoğraf: AA

ABD, KAAN için gerekli motorları satacak mı?

Bir sonraki hava savunma sistemi hangisi olmalı?

Hiç kuşkusuz bunların tamamı önemli sorular.

Ancak bana göre bunların hepsi, cevaplanması gereken çok daha temel bir sorudan sonra geliyor.

Türkiye, önümüzdeki yirmi yılda gerçekte nasıl bir savaşa hazırlanıyor?

Çünkü yanlış sorulara verilen doğru cevaplar bile stratejik başarı getirmez.

Savunma planlaması bir alışveriş listesi hazırlamak değildir. Önce geleceğin tehditlerini doğru tanımlarsınız. Ardından buna uygun bir askerî doktrin geliştirirsiniz. En sonunda hangi teknolojiye, hangi silah sistemine ve hangi insan kaynağına ihtiyaç duyacağınıza karar verirsiniz.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir platform listesinden önce yeni bir güvenlik zihniyetidir.

SAVAŞ ARTIK BİLDİĞİMİZ SAVAŞ DEĞİL

Soğuk Savaş boyunca askerî güç büyük ölçüde orduların büyüklüğüyle ölçülürdü. Kaç tankınız, kaç savaş uçağınız, kaç savaş geminiz olduğu askerî kapasitenin temel göstergeleriydi.

Bugün ise savaşın doğası kökten değişiyor.

Rusya-Ukrayna savaşı, insansız hava araçlarının, uydu istihbaratının, elektronik harbin, hassas güdümlü mühimmatın ve ticari teknolojilerin bile savaşın seyrini nasıl değiştirebildiğini gösterdi.

Karabağ ise yalnızca Azerbaycan’ın askerî başarısı değildi; dünya askerî literatürüne giren yeni bir savaş doktrininin laboratuvarı oldu. İHA’lar, elektronik harp sistemleri ve gerçek zamanlı istihbarat, yıllarca aşılmaz görülen savunma hatlarını günler içinde işlevsiz hâle getirdi.

İsrail ile İran arasında yaşanan son çatışmalar ise başka bir gerçeği ortaya koydu.

Modern savaş artık yalnızca tankların, uçakların ve füzelerin savaşı değildir.

Siber saldırılar…

Elektronik harp…

Yapay zekâ destekli hedefleme…

Uydu ağları…

Dezenformasyon…

Enerji altyapısına yönelik sabotajlar…

Finans sistemlerine saldırılar…

Bütün bunlar artık savaşın ayrılmaz parçalarıdır.

Yirmi birinci yüzyılda bir ülkenin elektrik şebekesini, limanlarını, bankacılık sistemini ya da iletişim altyapısını felç etmek, bazen bir şehri işgal etmekten çok daha ağır sonuçlar doğurabilir.

Geleceğin savaşları cephede başlamayacak; laboratuvarlarda, veri merkezlerinde, yapay zekâ merkezlerinde ve dijital ağlarda başlayacak.

TÜRKİYE'NİN GERÇEK GÜVENLİK GÜNDEMİ

Türkiye, dünyanın en karmaşık güvenlik kuşaklarından birinde bulunuyor.

Karadeniz’de Rusya ile rekabet sürüyor.

Ege ve Doğu Akdeniz’de Yunanistan ile kronik anlaşmazlıklar devam ediyor.

Suriye ve Irak’ta istikrarsızlık tam anlamıyla sona ermiş değil.

Terör tehdidi şekil değiştirerek varlığını sürdürüyor.

İran bölgesel nüfuz mücadelesini sürdürüyor.

İsrail ile yaşanabilecek herhangi bir kriz ise yalnızca iki ülke arasındaki ilişkilerle sınırlı kalmayacak kadar geniş bölgesel sonuçlar doğurabilir.

Ancak önümüzdeki yirmi yılda Türkiye’nin karşılaşacağı en önemli tehditlerin büyük bölümü klasik savaş senaryoları olmayacaktır.

Balistik ve seyir füzeleri…

Hipersonik sistemler…

İHA sürüleri…

Elektronik harp…

Siber saldırılar…

Kritik altyapıya yönelik sabotajlar…

Enerji güvenliğinin hedef alınması…

Denizaltı iletişim kablolarının kesilmesi…

Uydu sistemlerine müdahaleler…

Yapay zekâ destekli askerî operasyonlar…

Ekonomik yaptırımlar…

Tedarik zincirlerinin silah olarak kullanılması…

Ve hibrit savaş yöntemleri…

Bugün güvenlik yalnızca sınırlarımızda değil; elektrik santrallerinde, doğal gaz boru hatlarında, veri merkezlerinde, limanlarda, çip fabrikalarında ve üniversitelerde başlıyor.

MİLLİ GÜVENLİK ARTIK SADECE ASKERİ BİR KAVRAM DEĞİL

Yirmi yıl önce millî güvenlik dendiğinde akla sınırlar, ordular ve silah sistemleri gelirdi.

Bugün ise bir ülkenin enerji arzını sürdürememesi, çip üretememesi, kritik minerallere erişememesi, uydu sistemlerini koruyamaması veya siber saldırılar karşısında bankacılık altyapısını ayakta tutamaması da en az askerî bir yenilgi kadar ağır sonuçlar doğurabilir.

Savunma politikası ile sanayi politikası, enerji güvenliği, eğitim sistemi, teknoloji stratejisi ve ekonomik dayanıklılık artık birbirinden ayrılmaz hâle gelmiştir.

Bu nedenle Millî Savunma Bakanlığı kadar Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Hazine ve Maliye Bakanlığı, üniversiteler, araştırma merkezleri ve özel sektör de Türkiye’nin güvenlik mimarisinin ayrılmaz parçalarıdır.

Geleceğin savaşlarını yalnızca ordular değil, güçlü devlet kapasitesi kazanacaktır.

F-35 TARTIŞMASINI DOĞRU ÇERÇEVEYE OTURTMAK

Bu tablo içinde F-35 tartışması çok daha sağlıklı değerlendirilebilir.

F-35 kuşkusuz dünyanın en gelişmiş savaş uçaklarından biridir.

Ancak F-35 yalnızca bir savaş uçağı değildir.

Yazılımın…

Sensör teknolojisinin…

Elektronik harbin…

Sürekli veri paylaşımının…

Yapay zekâ destekli görev yönetiminin…

Ve devasa bir teknoloji ekosisteminin ürünüdür.

Dolayısıyla mesele yalnızca bu uçağın alınması ya da alınmaması değildir.

Asıl soru şudur:

Türkiye bu ölçekte bir teknoloji ekosistemini kendi imkânlarıyla kurabilecek midir?

Savunmaya ayrılan her milyar doların bir fırsat maliyeti vardır.

İthal edilen her platform, aynı zamanda yerli motor teknolojilerine, yarı iletkenlere, yapay zekâya, kuantum araştırmalarına ve siber güvenliğe ayrılamayan kaynaktır.

S-400'ÜN ÖĞRETTİĞİ DERS

S-400 deneyimi de bu gerçeği açık biçimde gösterdi.

Sistem belirli askerî kabiliyetler kazandırdı.

Ancak Türkiye’nin F-35 programından çıkarılması ve CAATSA yaptırımlarıyla karşı karşıya kalması, savunma tedarikinin artık yalnızca teknik bir konu olmadığını ortaya koydu.

Savunma yatırımları aynı zamanda diplomasi, ittifak ilişkileri, teknoloji transferi, sanayi politikası ve uzun vadeli stratejik özerklik meselesidir.

Silah satın almak artık tek başına güç üretmiyor.

Bilgi üretmek ve teknoloji geliştirmek de en az silah üretmek kadar önem taşıyor.

ASIL HEDEF TEKNOLOJİK EGEMENLİK OLMALI

Türkiye son yirmi yılda savunma sanayiinde önemli bir başarı hikâyesi yazdı.

İHA’lar…

SİHA’lar…

Akıllı mühimmat…

Millî gemiler…

Füze sistemleri…

Elektronik harp çözümleri…

Bugün birçok ülke bu ürünleri satın almak için Türkiye’nin kapısını çalıyor.

Ancak bundan sonraki aşama çok daha zor.

Gerçek rekabet artık platform üretmekte değil, platformları mümkün kılan temel teknolojileri geliştirebilmektedir.

Yapay zekâ…

Çip üretimi…

Yeni nesil motorlar…

Hipersonik teknolojiler…

Kuantum hesaplama…

Uzay sistemleri…

Siber güvenlik…

İleri malzemeler…

Otonom sistemler…

Geleceğin askerî üstünlüğü bu alanlarda belirlenecek.

TÜRKİYE İÇİN YENİ GÜVENLİK DOKTRİNİ

Türkiye’nin yeni güvenlik anlayışı beş temel öncelik üzerine inşa edilmelidir.

Katmanlı hava ve füze savunmasını tamamlamak.

Kritik altyapıları siber saldırılara karşı dayanıklı hâle getirmek.

Yapay zekâ, yarı iletkenler ve ileri teknolojilerde dışa bağımlılığı azaltmak.

Bilim insanlarını, mühendisleri ve girişimcileri destekleyen güçlü bir inovasyon ekosistemi oluşturmak.

Ve müttefiklerle ilişkileri yalnızca silah alımına değil, ortak teknoloji geliştirmeye ve ortak üretime dayandırmak.

Fotoğraf: Ticaret Bakanı Ömer Bolat'ın Twitter Paylaşımı

ASIL SORU HALA ÖNÜMÜZDE DURUYOR

Türkiye bugün belki de Cumhuriyet tarihinin en önemli savunma tartışmasını yapıyor.

Ancak bu tartışmanın merkezinde yalnızca F-35, Eurofighter veya KAAN olmamalı.

Asıl mesele, Türkiye’nin önümüzdeki otuz yılda nasıl bir teknoloji ülkesi olmak istediğidir.

Çünkü savaş meydanlarında üstünlük sağlayan ülkeler önce laboratuvarlarda üstünlük kuruyor.

Önce üniversitelerde.

Önce araştırma merkezlerinde.

Önce çip fabrikalarında.

Önce yapay zekâ laboratuvarlarında.

Sonra cephede.

Yirmi birinci yüzyılda caydırıcılık artık yalnızca asker sayısıyla ya da savaş uçağı envanteriyle ölçülmeyecek.

Çip tasarlayabilenler…

Motor geliştirebilenler…

Yapay zekâyı askerî sistemlere dönüştürebilenler…

Enerji altyapısını koruyabilenler…

Kritik teknolojilerde dışa bağımlılığı azaltabilenler…

Ve bütün bunları tek bir ulusal strateji içinde yönetebilen ülkeler gerçek güç sahibi olacak.

Türkiye’nin bugün cevaplaması gereken soru hangi savaş uçağını satın alacağı değildir.

Asıl soru şudur: Türkiye, geleceğin savaşlarını kazanacak bilgiyi, teknolojiyi, sanayiyi ve kurumsal kapasiteyi bugünden inşa edebiliyor mu?

Bu soruya verilecek cevap yalnızca ordumuzun geleceğini değil; ekonomimizin rekabet gücünü, sanayimizin dönüşümünü, eğitim sistemimizin niteliğini ve Türkiye’nin önümüzdeki yirmi yıldaki jeopolitik ağırlığını da belirleyecektir.

Çünkü geleceğin savaşları yalnızca cephede değil; laboratuvarlarda, veri merkezlerinde, çip fabrikalarında, enerji altyapılarında ve zihinlerde kazanılacaktır. Türkiye’nin bugünden hazırlanması gereken gelecek tam da budur.