Bir toplumu ayakta tutan en temel sütun, devletin mekanizmalarından ziyade, bireyler arasındaki o görünmez ama sarsılmaz güven bağıdır. Bizler, Anadolu’nun kadim dayanışma kültüründen beslenen, dara düştüğünde komşusunun kapısını çalan, felaket anında enkazın başına bir tas çorba götüren bir milletiz.

Ancak son günlerde Ahbap Derneği ile ilgili medyaya yansıyan mali usulsüzlük iddiaları, soruşturmaya konu olan finansal şüpheler ve dernek yönetimine dair çeşitli ithamlar, toplumun "yardımlaşma" refleksine dair ciddi soru işaretleri uyandırmıştır. İyilik kavramının, böyle bir tartışma ortamıyla anılması bile toplumsal merhamet kültüründe derin bir hayal kırıklığına yol açmaktadır.

Yıllardır bir "iyilik hareketi" olarak bilinen bu yapının faaliyetlerine ilişkin ortaya atılan iddialar, şeffaflık beklentilerini ve yönetişim biçimlerini tartışmaya açmıştır. İnsanlar, felaket zamanlarında büyük bir fedakarlıkla bağışlarını bu yapıya emanet ederken, bugün basına yansıyan bu şüpheler, bağışların akıbetine dair ciddi bir endişe yaratmaktadır. Eğer bu iddialar yargı önünde somut bir zemine oturursa, bu durum sadece teknik bir yönetim hatası olarak değil, toplumsal güvene vurulmuş ağır bir darbe olarak değerlendirilecektir. Bağışların başka amaçlarla kullanıldığına dair ortaya atılan ithamlar, henüz bir hüküm içermese de, toplumun bu yapılara olan inancını sarsmak için yeterli bir ağırlığa sahiptir.

İyilik sektörü, profesyonel yönetişimden ve ağır mali denetimlerden muaf tutulamaz. Süreçle ilgili yapılan savunmalar, kamuoyundaki denetim ve şeffaflık taleplerini karşılamaktan uzaktır. Milyonların sorumluluğunu üstlenen bir yapı, attığı her adımı halka hesap verebilir bir şeffaflıkla yönetmek zorundadır. Karizmatik söylemlerin, hukuki denetimin ve mali disiplinin yerine ikame edildiği her yapı, bu tür denetim süreçleriyle yüzleşmeye mahkumdur. Bugün yaşadığımız bu belirsizlik ortamı, sadece iddiaların odağındaki kişilerin değil, bu yapıyı yeterince şeffaf bir denetim mekanizmasıyla yönetemeyen anlayışın da sorgulanması gerektiğini göstermektedir.

En büyük risk, bu belirsizliğin toplumsal güveni kökünden zedelemesidir. Yarın başka bir felaket yaşandığında veya başka bir mazlum yardım eli beklediğinde, bu milletin "bağışlarım doğru adrese ulaşacak mı?" sorusunu sormasına sebep olan süreçler, yardımseverlik kültürümüzü zehirlemektedir. Türkiye, sivil toplumun "denetimsiz ve hesap vermez" bir yapı algısına dönüşmesine artık müsaade edemez. Gerçek hayırseverlik, tam şeffaflık, hukuka bağlılık ve her kuruşun hesabının verilebildiği bir sistemle mümkündür.

Şimdi, yargı sürecinin sonucunu soğukkanlılıkla bekleme vakti gelmiştir; ancak bu süreç sivil toplumun nasıl yönetilmesi gerektiğine dair bir ders niteliğinde olmalıdır. İddiaların odağındaki kişilerin sorumluluklarını hukuk belirleyecektir. Bizler, yardımlaşma kültürünün saf ve temiz kalması için bu süreci yakından takip etmeliyiz. Çünkü biliyoruz ki, bu tür tartışmaların gölgesinde kalan en büyük değer, bu ülkenin dayanışma ruhu ve yarınlara dair kurduğu güzel hayallerdir.