Sevgili okurum; hepimiz hayatın bir noktasında, bir işin ehli olan o güzel insanın elinin değdiği o mucizevi dokunuşu mutlaka hissetmişizdir. Karmaşık bir mevzuatın içinde boğulmuşken, önündeki dosyayı adeta bir sanat eseri titizliğiyle çözen bir memurun feraseti, bir vatandaşı kapı kapı dolaştırmadan sorununu tek hamlede giderebilen o iş bitirici çözüm odaklılığı ya da yılların tecrübesiyle kurumun aksayan çarklarını bir usta gibi yeniden döndüren o bilinçli bakış...

İşte o anlarda kalbimizde çiçek açan güvenin, hayranlığın ve huzurun tek bir adı olan liyakat kavramı vardır.

Liyakat, sadece işini "iyi yapmak" gibi soğuk bir tanıma hapsolamaz. O, o işi yaparken duyulan sarsılmaz bir sorumluluk, o alana adanmış bir ömür ve "hakkını vermek" için çarpan bir yüreğin coşkusudur.

İslam ahlakının bizlere öğrettiği üzere, "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer, 9) hakikati, liyakatin aslında bir ilim ve farkındalık işi olduğunu haykırır. Bir kurumun, koca bir şehrin, hatta bir ailenin gövdesini ayakta tutan, görünmeyen ama asla yıkılmayan o çelik gibi iskelet işte budur.

Liyakat, bir insanın kendi vicdanıyla yaptığı en kutsal, en dürüst sözleşmedir. "Ben buraya ne katabilirim? Bu işin inceliklerini öğrenmek için ne kadar uykusuz kaldım, ne kadar emek verdim? Elimden gelenin en iyisi, en güzeli bu mu?" sorularına verilen içten cevaplarla inşa edilir.

Özellikle devletin omuzlarında taşıdığı o devasa yükün bilincindeki bir memur için liyakat; makamın verdiği gücün ardına sığınmak değil, o makamı vatandaşa hizmet için bir çiçek gibi sunmaktır. Hz. Peygamberimizin "İş, ehli olmayana verildiği zaman kıyameti bekle" uyarısı, bu emanetin ne kadar ağır bir mesuliyet olduğunu bize hatırlatır.

Bir kamu görevlisinin işini aşkla yapması, sadece mesaiyi doldurmak değil, bir milletin geleceğine, umuduna kendi ruhundan bir tuğla koymaktır. Bir yapının temeline sağlam bir taş koymak gibi...

O taş oraya sevgiyle, liyakatle ve hak edilerek konduğunda, devletin çatısı güvenle yükselir; aksi takdirde o taşın oradaki varlığı, günü kurtarmak adına liyakatsizce işgal edilen koltukların yarattığı hantal yapı, sadece binayı değil, binanın içindeki o kutsal güven duygusunu da derinden sarsar.

Oysa işi gerçekten ehline teslim etmenin getirdiği o muazzam ferahlık, anlatılamaz, ancak yaşanır. Bir kurumda, hak ettiği koltuğu tüm birikimiyle dolduran bir yöneticinin yarattığı sinerji, bir orkestranın her enstrümanının kendi notasına büyük bir tutkuyla basması gibidir; sonuç kusursuz bir senfoniye, bir şölene dönüşür. Liyakat, aslında hayatın kendi ritmidir.

Dostum, doğada her şey olması gereken yerdedir; su akar, güneş açar, ağaç meyvesini verir. İnsan da kendi kabiliyetini, tutkusunu ve zihnini doğru yere ektiğinde, o ektiği tohumun meyvesi herkesi doyurur, herkesi ısıtır. Ancak yanlış yere ekilen tohumun kurumaya mahkûm olduğu gibi, liyakatin gözetilmediği bir düzende emekler çürür, hevesler solar ve kamu vicdanı derin yaralar alır.

Liyakat, bir toplumun geleceğine atılmış en samimi, en onurlu imzadır. Genç bir öğrencinin, "Sadece çok çalıştığım için, sadece hakkını verdiğim için buradayım" diyebildiği bir dünya, umudun en diri olduğu dünyadır. Yüce kitabımızdaki "İnsan için ancak çalıştığı vardır" (Necm, 39) ilkesi, emeğin ve alın terinin, liyakatin en yüce göstergesi olduğunu bizlere müjdeler. Bu, bitmeyen, hiç yorulmayan bir bayrak yarışıdır ve bayrağı hızıyla, çevikliğiyle, o yarışı kazanma tutkusuyla en iyi taşıyacak olana teslim etmek, hep birlikte kazanmanın tek yoludur.

Sevgili okurum bir an durup düşünelim; sevdiğimiz bir işin, güvendiğimiz bir ustanın, bilgisine sığındığımız bir rehberin hayatımızdaki o sıcak yerini...

İşte o yerin adı tam da liyakat değil midir sence? O yer boş kaldığında veya yanlış dolduğunda hepimiz eksiliriz. O yer doğru dolduğunda ise hepimiz bir adım daha ileriye, hepimiz bir adım daha güzele ulaşırız.

Hayatı güzelleştiren, emeği onurlandıran ve hak edeni yerine koyan o ince ruhlu adaleti hayatımızın her köşesine taşımak en büyük dileğimiz. Çünkü çok iyi biliyoruz ki; bir işi gönülle, sevgiyle ve liyakatle yapmak, aslında o işe kendi ruhumuzu katmaktır.

Vesselam...