Şu günlerde gökyüzünün rengi biraz değişti, değil mi? Mevsimler artık eski usul gelip geçmiyor; sanki her biri kendi telaşını, kendi öfkesini de beraberinde getiriyor.
Kışın ortasında yaz sıcağını, baharın beklenen günlerinde kışın soğuğunu yaşıyoruz. Doğa, belki de bize "durun biraz, soluklanın" diyor.
Ama biz, koşturmacamızın içinde bu değişimleri çoğu zaman sadece bir "hava durumu" haberinden ibaret sayıp geçiyoruz.
Fotoğraf: İHA
Oysa doğanın bu yeni ritmi, bizim de birbirimize olan yakınlığımızı test ediyor.
Geçtiğimiz günlerde Niğde’den gelen o yürek burkan haber, sadece bir şehrin değil, tüm Türkiye’nin boğazına düğümlendi.
Sabiha Dinçer...
Bu ismi unutmamak, onun evlatları için kurduğu o son cümleyi yüreğimizde taşımak gerek. Selin o dizginlenemez gücü karşısında, çocuklarını korumak için kendi hayatını bir kalkan gibi öne süren o güzel annenin hikayesi...
İnanın, yazarken bile insanın kalbi sıkışıyor, kelimeler boğazında düğümleniyor.
Düşünsenize; her annenin yüreğinde taşıdığı o evlat sevgisi, o güzel annede sadece bir duygu olmaktan çıkıp, tüm hayatın önüne geçen devasa bir kahramanlığa dönüştü.
O, saniyelerin bile hesabı varken kendini değil, evlatlarının o gürültünün içindeki küçük nefeslerini düşündü. Biz, Sabiha Dinçer’in o anki mücadelesinde sadece bir kayıp değil, aslında bir "insanlık abidesi" gördük.
İnancımız bize, "Kim bir canı kurtarırsa, bütün insanlığı kurtarmış gibi olur" (Mâide, 5/32) buyurur. Sabiha annemiz, bu ilahi müjdeye layık bir duruşla, evlatlarını o sel sularından çekip çıkarırken aslında hepimizin insanlığını, şefkatini ve fedakarlığını kurtardı.
O, Efendimiz'in (SAV) "Cennet annelerin ayakları altındadır" hadis-i şerifinin ne kadar derin, ne kadar sarsılmaz bir hakikat olduğunu bize bir kez daha hatırlattı. Onun cesareti, bizim de damarlarımızda dolaşan o kadim şefkati gün yüzüne çıkardı.
Türkiye dediğimiz bu koca çınar, aslında birbirine görünmez bağlarla bağlı milyonlarca insanın oluşturduğu bir aile. Niğde’de o anne yere düştüğünde, o acıyı Edirne’den Kars’a kadar hepimiz içimizde hissettik.
Çünkü annelik, bu toprakların en temiz hamuru, en sarsılmaz direğidir. Biz, zorda kalanı yalnız bırakmayan, komşusunun yarasına merhem olmayı vazife bilen, birbirinin acısını kendi acısı gibi omuzlayan insanlarız.
Şimdi belki soruyorsunuzdur; "Peki ne yapacağız? Mevsimler böyle değişirken, felaketler kapımızı çalarken nasıl ayakta kalacağız?"
Cevap aslında çok basit: Yaralarımızı beraber sarmayı öğrenerek, zorlukların karşısında omuz omuza durarak ve birbirimizin dünyasına bir nebze daha fazla şefkat katarak...
Kendi kabuğumuza çekilmek yerine, kapımızın önündeki, komşumuzdaki, uzağımızdaki hayatlara dokunarak o sarsılmaz bağı yeniden örmeliyiz.
Doğa kendi dengesini ararken, biz de kendi vicdanımızın dengesini korumalıyız. Birbirimize daha çok "iyi ki varsın" demeli, komşumuzun sofrasında eksik olanı dert edinmeliyiz.
Sabiha Dinçer'in evlatları için verdiği o son karar, aslında bize yaşamın ne kadar kıymetli olduğunu ve bu hayatın ancak "paylaştıkça" anlam kazandığını anlatıyor.
Gökyüzü belki yarın yine ağlayacak, belki yine sular yükselecek. Ama biz, bir şemsiyenin altına yan yana sığışan insanlar gibi, birbirimizi koruduğumuz sürece o selin yıkamadığı tek şey, aramızdaki o görünmez bağlar olacak.
Sabiha annenin anısı önünde saygıyla eğiliyorum. Bize cesaretin, sevginin ve fedakarlığın en yalın halini gösterdi. Şimdi hepimize düşen, onun bıraktığı bu insanlık dersini hayatımızın her anına, her komşuluk ilişkimize, her toplumsal adımımıza nakşetmek.
Kalın sağlıcakla, birbirinizi ihmal etmeyin. Çünkü biz, birbirimize sahip çıktığımız müddetçe varız.
Vesselam...