Gelin eğri oturalım, doğru konuşalım, bir insanın sürekli başkalarını konuşması, aslında dünyaya haykırdığı en acıklı itiraftır. Bu itiraf da "benim hayatım o kadar sığ, o kadar niteliksiz ve o kadar konuşulmaya değer değil ki; ancak başkasının hayatını kemirerek var olabiliyorum."

“Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının; çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın ve birbirinizin gıybetini yapmayın...” (Hucurât, 12)

Bu, bir sohbet kültürü değil, kolektif bir karakter erozyonudur. Kendi iç dünyasında bir derinlik inşa edemeyen, bir fikir üretemeyen her birey, varlığını sürdürebilmek için başkasının itibarından beslenen bir parazite dönüşür.

Başkalarının hatalarından kendinize bir ziyafet sofrası kurduğunuzda, aslında o sofrada tükettiğiniz şey kendi haysiyetinizdir. Birinin açığını yakalayıp onu servis etmek, zihinsel bir tembelliğin ve ruhsal bir çürümenin sonucudur.

Zira Yaradan şöyle buyurur: “Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz.” (Hucurât, 12)

Çünkü bir değer üretmek veya kendi kusurlarınla yüzleşmek sancılıdır; oysa başkasının "düşüşünü" izlemek zahmetsiz bir haz kaynağıdır.

Ancak unutmayın; başkasının enkazından kendinize saray inşa edemezsiniz. O enkazın altında ilk kalacak olan, yine o dedikoduyu üreten zihniyetin kendisidir.

"Sadece sana anlatıyorum" ile başlayan o kirli ittifaklar, aslında birer güven intiharıdır. Bir başkasının sırrını size getiren kişi, aslında sizin sırrınızı da bir başkasına götüreceğinin senaryosunu o an yazıyordur.

Eğer bir dostluk, üçüncü bir kişinin gıyabında yapılan bir "infaz" üzerine kuruluyorsa, o masada dostluk yoktur; sadece bir suç ortaklığı vardır. Ve o masadan kalkan ilk kişi, bir sonraki mezenin kendisi olacağını adı gibi bilir.

Unutulmamalıdır ki: “Kusur arayıp kınayan, durmadan laf taşıyan her kimsenin vay haline!” (Hümeze, 1)

Toplum olarak içine düştüğümüz bu fısıltı sarmalı, bizi birbirimize yabancılaştırıyor. Yüz yüze geldiğimizde takındığımız o sahte nezaket maskeleri, arkamızı döndüğümüz an yerini keskin eleştiri bıçaklarına bırakıyorsa, orada ne insanlıktan ne de samimiyetten söz edilebilir.

Bugün dijital dünya ile birleşen bu fısıltı gazetesi, insanları diri diri gömen birer cellat yetiştirdi. Bilgisi yok ama her konuda fikri var; hayatında bir sayfa kitap çevirmemiş ama herkesin yaşamına dair bir hükmü var. Bu, bir eleştiri değil, organize bir kötülüktür.

Başkasının başarısına "şans", düşüşüne "müstahak" demek; kendi yerinde sayışına mazeret arayan korkakların sığınağıdır. Bir insanın sürekli başkalarını konuşması, aslında dünyaya haykırdığı en acıklı itiraftır. Kendi hayatındaki eksikleri, başarısızlıkları ya da mutsuzlukları kabullenmekte zorlanan birey, başkasının "düşüşünü" görerek geçici bir rahatlama yaşar. Ancak başkasının bahçesindeki ayrık otlarını temizlemekle uğraşırken, kendi çiçeklerinizin kuruduğunu fark etmezsiniz.

“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme; çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsrâ, 36)

Artık başkalarının hayatlarındaki gedikleri aramayı bırakıp, kendi karakterimizdeki o devasa uçurumları yamamaya başlasak iyi olur. Zira dünya, başkalarının kuyusunu kazanlara değil, kendi zirvesine tırmanma cesareti gösterenlere kalacak. Diğerleri ise sadece o kuyunun dibinde, birbirini çekiştiren tozlu birer gölge olarak kalmaya mahkûm.

Kendinize bir iyilik yapın ve bugün başkasının hayatını didiklemekten vazgeçin. İşte o zaman asıl büyük boşlukla yüzleşeceksiniz bu da "Ben kimim ve ne üretiyorum?" İşte o boşluktan korkmayanlar, dünyayı gerçekten değiştirenler olacaktır.