Bugün kalbimi her zamankinden daha acılı, kalemimi ise her zamankinden daha ağır hissediyorum. Masamın başında otururken, kelimeler boğazımda düğümleniyor, kağıda dökülmek istemiyor sanki. Sizinle şöyle dertleşelim, karşılıklı gözlerimizin içine bakarak konuşalım istiyorum. Çünkü bugün anlatacaklarım sadece bir haber değil; bir toplumun, bir geleceğin, yani hepimizin kalbindeki o ince sızının hikâyesi.

Bugün konumuz; bir okul koridorunun o neşeli çığlıklarının, soğuk bir nefretin kurşunlarıyla nasıl sustuğu... Bugün konumuz; 14 yaşındaki bir çocuğun, hayalleri yerine karanlığı kuşanıp hem kendi dünyasını hem de canından kopardığı öğretmen ve arkadaşlarının hayatını nasıl kararttığı.

İnsan düşünmeden edemiyor, içinden kendine sormadan duramıyor; 14 yaşındaki bir çocuk, ne zaman ve nerede bu kadar büyük bir nefret biriktirdi? O yaşta bir çocuğun cebinde umutları, hayalleri, belki bir sevda mektubu ya da sınav telaşı olması gerekmez miydi? Biz nerede koptuk birbirimizden?

Biz okulu hep bir sığınak bildik. Hani dışarıda fırtına kopsa da, o kapıdan içeri girince öğretmenimizin "Günaydın çocuklar" deyişiyle ısınan o kadim yuva... Şimdi o koridorlara kan sıçradı, o hatıralar toz duman oldu. O kutsal kürsüler, hayatı öğretmek için orada olan öğretmenlerin son nefeslerini verdiği birer sessiz tanığa dönüştü.

Öğretmenler; hani o "bana bir harf öğretenin kölesi olurum" dediğimiz baş tacı insanlar... Onlar bugün, kendi yetiştirdikleri fidanın baltasıyla yıkıldılar. Bir öğretmenin en büyük acısı, öğrencisinin gözündeki ışığın sönmesidir derler ya; peki ya o ışık, öğretmenin hayatını söndürdüyse? Bu nasıl bir kederdir, hangi lügat bu acıyı açıklar?

Öğrenciler; sırada yan yana oturduğu arkadaşının namlusuna hedef olan o masumlar... Şakalaşırken, belki bir sonraki teneffüsün planını yaparken susturulan o çocuksu kahkahalar... Her birinin hayali, o sınıfın tavanında asılı kaldı şimdi.

Peki ya bu öfkenin, bu kopuşun kaynağı ne? Söylenenlere göre o 14 yaşındaki çocuk, vaktinin çoğunu bilgisayar oyunlarının o sahte, şiddet dolu dünyasında tüketmiş. Canların birer "puan" olduğu, ölmenin ve öldürmenin bir "yeniden başlat" tuşuna bağlı kaldığı o sanal labirentlerde kaybolmuş ruhu.

Ah be güzel kardeşim, ah be canım anne babalar... Gelin, o çocukları o soğuk ekranların başından tutup çıkaralım artık. Onlara klavyedeki tuşların değil, toprağın sıcaklığını; sanal karakterlerin değil, gerçek bir dostun omzuna baş koymanın o eşsiz huzurunu anlatalım.

Bir bilgisayar oyununda kazanılan zaferin, gerçek bir insanın kalbini kazanmaktan daha değerli olmadığını onlara biz göstermeliyiz. Onları ekrandan uzaklaştırmanın yolu sadece yasaklardan değil; onlarla birlikte vakit geçirmekten, birlikte bir fidan dikmekten, bir köpeğin başını okşamaktan, o çocuğun ruhundaki fırtınaları dinlemekten geçiyor. Hayatın provası yok, "game over" dediğinde o giden canlar geri gelmiyor; bunu onlara sevgiyle, bıkmadan, her gün yeniden anlatmak zorundayız. Bir çocuk "öldürmeyi" değil, "yaşatmayı" sevmeli.

Bu sadece bir "asayiş" haberi değil dostlarım; bu hepimizin ortak trajedisi. 14 yaşındaki bir çocuğun ruhu nasıl bir canavara dönüştü? Biz hangi ara "sevgi" yerine "şiddeti", "kitap" yerine "silahı" konuşur olduk?

Bir öğretmen düşünün; yıllarını o sınıfa vermiş, her sabah aynı heyecanla tahtaya bir şeyler yazmış. Ve o tahtaya bu kez, bir nefretin kurşun izleri kazınıyor. Bu sadece bir okul baskını değil; bu, geleceğimize, vicdanımıza ve insanlığımıza sıkılmış bir kurşundur.

Şimdi Kahramanmaraş’tan, İstanbul’dan, Şanlıurfa'dan ya da memleketin herhangi bir köşesinden yükselen o feryatlar aynı dili konuşuyor. Anaların gözyaşı aynı tuzda birleşiyor. O hayatını kaybeden öğretmenlerimizin yarım kalan cümleleri, o masum çocukların bitmemiş ödevleri bugün en ağır dersimiz oldu bizim.

Biliyor musunuz, en çok ne canımı yakıyor? Yarın başka bir okulun zili çalacak. Başka çocuklar sıralarına oturacak. Ama bazı sıralar sonsuza dek boş kalacak. Bazı öğretmen odalarında o tanıdık ses bir daha asla duyulmayacak. Ve biz, o 14 yaşındaki çocuğun gözlerindeki o karanlığı söküp atamadığımız sürece, her okul zili biraz eksik, biraz mahcup çalacak.

Şimdi bu yazıyı okuyan sizlerden tek bir ricam var. Çocuğunuzun, kardeşinizin sadece okul notlarını sormayın bugün. Ruhuna bakın. Gözlerinin derinliğine bakın. Kalbinde ne taşıyor, hangi fırtınalarla boğuşuyor anlamaya çalışın. Çünkü bir çocuğu kaybetmek, aslında bir dünyayı kaybetmektir. Ve o kaybedilen dünya, gün gelir masumları da yanında götürür.

Giden canlara rahmet, kalanlara o taşınması imkansız sabırlardan diliyorum. Bugün dersimiz hüzün, konumuz ise yeniden "insan" kalabilmek...

Umarım bir gün, okullarımızdan sadece kitap sayfalarının sesi yükselir, silahların ve feryatların değil.