Bugün bu satırları yazmak için bilgisayarın başına oturduğumda, ellerim klavyenin üzerinde bir süre öylece asılı kaldı. Hani insanın boğazında bir yumru olur ya; ne yutkunabilirsin ne de haykırabilirsin...

İşte tam o haldeyiz. Son günlerde okullarımızdan gelen o kara haberler, o hırçın görüntüler, o gencecik fidanların birbirine nasıl bu kadar nefretle bakabildiğine dair sahneler… İnanın, her izlediğimizde içimizden sanki bir parça kopuyor.

Eskiden okul dediğimiz, sabah beslenme çantasındaki meyvenin kokusuydu. Arkadaşının kalemini ödünç alırken duyduğun o mahcubiyetti. Birimiz düştüğünde hepimizin dizi acırdı. Şimdiyse ne ara bu kadar sertleştik? Ne ara o masum önlüklerin yerini öfke, o şen kahkahaların yerini "zorbalık" dediğimiz o buz gibi, o karanlık kavram aldı?

Gelin bugün biraz iğneyi kendimize batıralım. Biz çocuklarımızı "en iyi" olsunlar diye büyüttük. "En iyi notu sen al, en iyi telefonu sen kullan, en iyi okullara sen git..." dedik. Ama galiba "en iyi insan" olması kısmını, o naif ruhunu beslemeyi biraz ihmal ettik. Onlara başarıya giden yolda başkalarını rakip görmeyi öğrettik de; düşen arkadaşına el uzatmanın, bir ekmeği bölüşmenin o kutsal hazzını anlatamadık.

Zannediyoruz ki okulun kapısına güvenlik koyup yüksek duvarlar örünce, bahçeye güvenlik kameraları takınca her şey hallolacak. Oysa kamera sadece olanı izletir, olanı engellemez. Bir çocuğun cebindeki kesici aletten ziyade, ruhundaki o keskin öfkeye odaklanmamız gerekmiyor mu? O öfke oraya durup dururken yerleşmedi. Evdeki sessizlikten, sokaktaki kavgadan, ekranlardaki o acımasız "yok et ve kazan" dünyasından sızdı o minik kalplere.

Bazen bakıyorum; çocuk okuldan geliyor, elinde telefon, dünyadan kopuk. Biz ise yorgun argın işten geliyoruz, "Aman çocuk sussun da biraz dinleneyim" diyoruz. Oysa o çocuk o an susmuyor, içine biriktiriyor. Anlaşılamama hissi, görülmeme sancısı birikip birikip okulda bir patlamaya dönüşüyor. Şiddet dediğimiz şey, aslında bir çocuğun "Beni görün, canım yanıyor, yalnızım!" diye attığı sessiz ama çok derin bir çığlıktır.

Biz onlara matematiği, fiziği, dil bilgisini, tarihi ve coğrafyayı en iyi şekilde öğretelim; başım üstüne. Ama merhameti aynı oranda öğretmediğimiz sürece, o formüllerin ne önemi kalıyor? Bir çocuğun bir kedinin başını okşarken duyduğu şefkat, sınav kağıdındaki o yüksek nottan çok daha değerlidir bugün. Çünkü o şefkat, yarın bir gün arkadaşına vurmaya kalkan elini havada durduracak olan o yegâne güçtür.

Bu yazı bir köşe yazısından ziyade, hepimize bir vicdan çağrısı olsun. Lütfen, bu akşam eve gittiğimizde televizyonun sesini kısalım, telefonları bir kenara bırakalım. Evladımızın yanına oturalım. Ona "Sınavdan kaç aldın?" diye değil, "Nasılsın, günün nasıl geçti?" diye soralım. Gözlerinin en derinindeki o ışığa bakalım. Onlara bir canı incitmemenin, bir hayata dokunmanın dünyadaki tüm kupalardan daha büyük bir zafer olduğunu anlatalım.

Biz binaları onarırız, yolları yaparız ama kırılan bir ruhu onarmak yıllarımızı alır. Okullarımız yeniden merhametin, şefkatin ve kardeşliğin mayalandığı yerler olmalı. Çünkü bir çocuğu kurtarmak, aslında bir ülkenin geleceğini, bir sokağın huzurunu, bir insanlık onurunu kurtarmaktır.

Yüreklerimizin korkuyla değil, sadece sevgiyle çarptığı; çocukların bahçelerde neşeyle birbirine sarıldığı, o güven dolu aydınlık sabahlar çok uzağımızda olmasın...

Gelin, bu yarayı sevgiyle, ilgiyle ve birbirimize gerçekten sarılarak saralım.

Sevgiyle, merhametle ve en önemlisi "insan" kalarak...