Öyle bir acı düşün ki; sonu yok, vedası yok, toprağı yok... Bazı isimler vardır, harfleri yan yana geldiğinde bir kimlikten ziyade bir toplumun utancını, bir hukukun çaresizliğini ve bir vicdanın iflasını haykırır. Gülistan Doku, artık sadece bir isim değil; bu toprakların üzerinde asılı kalan, cevabı verilmedikçe hepimizi biraz daha eksilten o devasa sessizliğin adıdır.
Tam beş yıl... Dile kolay ama yüreğe sığmıyor. 21 yaşında, hayalleriyle bir şehre gelen, geleceğini kitapların arasında arayan bir genç kız, nasıl olur da her adımın izlendiği, her gölgenin kayıt altına alındığı bir şehirde adeta bir duman gibi dağılıp yok olur? Bir insan, hiçbir iz bırakmadan, bir veda bile etmeden yeryüzünden nasıl silinir?
Munzur’un hırçın suları aylarca tarandı. Baraj kapakları açıldı, suyun dibindeki her taşın altına bakıldı. Su, kendi masumiyetini haykırırcasına "Bende yok!" dedi. Su sustu, toprak sustu. Peki ya o gün o köprüde, o minibüs durağında, o son telefon sinyalinde saklı kalan sırlar? Ya o günden beri susanlar, gerçekleri bir sis perdesinin arkasına saklayanlar?
Bir anneyi düşünün... Beş yıldır her sabah "belki bugün kapı çalınır" diye uyanan, ama her gece o kapıyı evladının yokluğuna kilitleyen bir anne. Bir ailenin yas tutabilmesi için bile bir gerçeğe, dokunabileceği bir toprağa, üzerine su dökebileceği bir mezar taşına ihtiyacı vardır. Gülistan’ın ailesinden bu bile esirgendi. Onlar beş yıldır, bitmek bilmeyen bir cenaze töreninin tam ortasında, nefessiz bir bekleyişe mahkûm edildiler. Evladının öldüğüne ikna olmak için dua eden bir annenin acısını hangi kelime dindirebilir?
Bu mesele, artık adliyenin tozlu raflarında bir dosya numarası değildir. Bu mesele, bu ülkenin namus borcudur. Eğer bir genç kadın, bir üniversite öğrencisi, güpegündüz bir şehirde "hiç" olabiliyorsa ve biz bunun cevabını bulamıyorsak; hiçbirimiz evimizden huzurla çıkmayalım, hiçbirimiz "adalet" kelimesini ağzımıza almayalım. Adalet, sadece suçluyu cezalandırmak değildir; adalet, bir annenin boş kalan kucağına en azından bir "hakikat" bırakabilmektir.
Unutmak, zulme ortak olmaktır. Unutmak, o karanlığı meşrulaştırmaktır. Biz Gülistan’ı unutursak, o sarı ceketli mahzun gülüşün hesabını sormazsak, kalbimiz kurusun. O gülüş, bugün hepimizin vicdanına saplanmış bir ok gibi duruyor.
Sormaya devam edeceğiz, ta ki o karanlık sırlar çözülene, ta ki o sis perdesi dağılana kadar. Devletin tüm gücü, teknolojinin tüm imkânları bir genç kızı bulmaya yetmiyorsa, ortada teknik bir yetersizlik değil, bir irade sınavı vardır.
Sahi, vicdanınız rahat mı? Gülistan hâlâ yok. Ve o bulunana kadar, bu ülkede güneş her sabah biraz daha solgun, gökyüzü biraz daha mahzun kalacak.
Gülistan nerede? Bu soru, bizim insanlık sınavımızdır. Ve biz, bu cevabı bulana kadar hepimiz o karanlığın suç ortağıyız.