Geçen gün spor salonunun o ağır metal kapısını araladım, içeriye öylece baktım. Hani o devasa, gürültülü, içinde sadece top ve ayakkabı seslerinin yankılandığı yerler var ya... Orada bir mucizeye şahitlik ettim.
Saçları darmadağın olmuş, yanakları al al parlamış, forması üzerinden sarkan o ortaokul çağındaki kız çocuklarımızı izledim. Hani dün daha "Parkta sallansam mı?" diye soran, bugün ise ellerinde o sert turuncu topla dünyaya meydan okuyan o küçük kadınları...İnsan sormadan edemiyor: Sahi dostlar, bir top bir çocuğun kaderini nasıl değiştirir?
*Görselin yapımında yapay zekadan faydalanılmıştır.
MAKYAJ DEĞİL, TERİN GÜZELLİĞİ
Biliyorsunuz, ortaokul yılları zordur. Aynalarla kavga edilen, "Acaba boyum çok mu kısa?", "Kilom mu zayıf?" diye içten içe dertlenilen, o hırçın ergenlik denizinin tam ortasıdır. Ama sahada işler değişiyor. Orada makyajın yerini tertemiz bir ter alıyor. Orada bedenin "nasıl göründüğü" değil, "neler yapabildiği" konuşuluyor.
Bir kız çocuğunun, o kocaman potaya bakıp, "Ben o topu oradan geçirebilirim" demesi; aslında "Ben bu hayatta her şeyin üstesinden gelebilirim" demesinin sessiz ama en güçlü provasıdır.
O sahada her driplingde, yere her vurdukları topta aslında şunu fısıldıyorlar dünyaya: "Beni kısıtlamayın, beni kalıplara sokmayın; ben kendi oyunumu kendim kuruyorum."
TRİBÜNDEKİ BÜYÜKLERİN SINAVI: ALKIŞLAMAK MI, YUHALAMAK MI?
Ama sahada bu eşsiz mücadele sürerken, bazen gözüm tribünlere takılıyor ve içim cızlıyor. Ah be güzel kardeşim, be değerli veli dostum... Orada ter döken, topu elinden kaçırdığında dünyası başına yıkılan o çocuk, senin ya da bir başkasının canı. Onlar henüz 11-12 yaşında, kalpleri camdan yapılmış küçük devler. Bir hatasında tribünden yükselen o "Yuh!" sesi ya da öfkeli bir nida, o çocuğun kalbinde kapanması zor yaralar açıyor; özgüvenini saniyeler içinde yerle bir ediyor.
Unutmayalım ki; biz oraya onları yargılamaya değil, kanat çırpışlarını izlemeye geldik. Rakip takımın kızını yuhalamak, aslında kendi evladının ruhuna o hırsı ve sevgisizliği ekmektir. O sahadaki her çocuk bizim; her düşen diz, her dolan göz bizim canımız. Gelin, o tribünleri birer eleştiri merkezine değil, sevgi ve alkış yuvasına çevirelim. Onlara hata yapma hakkı tanıyalım ki, yarın hayata karşı daha cesur olsunlar. Yuhalamak kolaydır; asıl asalet, o düştüğünde her iki takımı da ayağa kaldıracak o alkışı koparabilmektir.
ELİF GİBİ DİMDİK, BETÜL GİBİ ZARİF...
Bizim kızlarımız o sahada aslında sadece basketbol oynamıyor, karakterlerini inşa ediyorlar. Her biri sahada birer "Elif" oluyor; alfabenin ilk harfi gibi sade, yalın ama bir o kadar da dimdik. Haksızlığa karşı eğilmeyen, mücadelesinden ödün vermeyen o dik duruşu öğreniyorlar.
Aynı zamanda her biri birer "Betül" gibi; sporun o en temiz, en duru halini temsil ediyorlar. O parke zemin üzerinde hem sert bir mücadele veriyorlar hem de zarafetlerinden, dürüstlüklerinden ve temiz oyun anlayışlarından vazgeçmiyorlar. Sahadaki bu "Elif" duruşu ve "Betül" asaleti, onları sadece iyi bir sporcu değil, harika birer insan yapıyor.
O DÜŞTÜĞÜNDE BİZİM CANIMIZ YANIYOR AMA...
En zoru da onları izlemek, değil mi? Maçın en hırslı yerinde yere bir kapaklanıyorlar, o parkenin çıkardığı "tak" sesini kalbimizde hissediyoruz. Gözleri doluyor, canı yanıyor... Tam "Tamam, bitti, kalkamaz" dediğin anda, takım arkadaşı gelip elinden tutuyor. Birbirlerinin terini siliyorlar, bir fısıltıyla "Hadi, biz buradayız" diyorlar.
İşte o an, hayatın en büyük dersini alıyorlar: Düşmek ayıp değil, el uzatmak ise en büyük erdem. Bizim çocuklarımız orada sadece basketbol oynamıyor; dostluğu, kardeşliği, "birimiz hepimiz için" demeyi, o turuncu topun etrafında kenetlenerek iliklerine kadar hissediyorlar.
BİR ANNE BABANIN GİZLİ GÖZYAŞI
Hani o son saniyede giren bir basket vardır ya... Ya da harika bir savunma yapıp topu kaptığı o an... Tribündeki anne babaların yüzüne bir bakın. Bir gurur, bir şaşkınlık, biraz da hüzün saklıdır o bakışlarda. "Ne ara bu kadar büyüdün be çocuk?" der gibi bakıyoruz onlara. O küçük kızın sahada devleştiğini, omuzlarının dikleştiğini, bakışlarının keskinleştiğini gördükçe; aslında onun hayata karşı ne kadar hazır olduğunu fark ediyoruz.
Bizim için o sadece bir sayı değil; kızımızın kendi kanatlarıyla gökyüzüne doğru uçmaya başladığının resmidir.
KENDİ HİKAYENİ YAZ KIZIM!
Eğer bu yazıyı bir yerlerde okuyorsan, o elindeki topun kıymetini bil güzel kızım. Sen o potaya sadece top atmıyorsun; sen o potaya hayallerini, cesaretini ve geleceğini atıyorsun. Yorulacaksın, dizlerin moraracak, bazen eve "bırakacağım" diyerek gözü yaşlı geleceksin. Ama sakın bırakma! Çünkü sen sahada ter döktükçe, o parke taşlarını aslında kendi geleceğine, kendi özgürlüğüne döşüyorsun.
Biz mi? Biz hep o tribünde olacağız. Topun potaya girmeyip kaybettiğin günlerde de, şampiyon olduğun günlerde de... En çok da, sen kendinden vazgeçtiğinde biz senin en gür sesli, en bitmeyen alkışın olacağız.
Bırakın o topun sesi her akşam mahallemizde yankılansın. Çünkü o ses, yarının güçlü, özgür ve "ben buradayım" diyen kadınlarının kalp atışıdır.