İtiraf edelim; biz bu coğrafyada "Selamın aleyküm ya da Merhaba, İyi günler"den sonraki en hızlı cümleyi kurma konusunda olimpiyat şampiyonuyuz: "Duydun mu?"
O iki kelime havaya asıldığı an akan sular durur, çaylar taze demlenmiş olsa bile bir süreliğine unutulur, telefonlar "çok önemli bir şey dinliyorum" ciddiyetiyle masaya yüzüstü çevrilir. Çünkü biliyoruz ki o soru, bir bilgi akışı değil, bir "sosyal deprem" habercisidir. Dedikodu bizim için sadece bir hobi değil; o, hayatın kendi kendine çalışan, hiç uyumayan, şifresiz, her yerde çeken ve asla şarjı bitmeyen milli işletim sistemimizdir.
Dedikodu anayasasının birinci maddesi şudur: "Ben aslında dedikodudan hiç hoşlanmam ama..." Bu cümle, dedikodu yapanın kutsal kalkanıdır. Sanki o cümleyi kurunca, anlattığı şeyin günahı bir anda buharlaşıp gidiyor!
Hele o "Ya ben duydum ama yanlış anlaşılmasın, sakın kimseye söyleme" kısmı yok mu... O "kimseye söyleme" emri, aslında "ilk fırsatta en az üç kişiye daha çaktırmadan çıtlat" demektir. Bizim dedikodu ağımız, kargodan bile daha hızlı çalışır. Bir bilgi, bir sonraki çay saatini görmeden asla ölmez. Bu, toplumun en hızlı çalışan, en organize lojistik ağıdır; biz bu ağı hiçbir teknolojik yatırımla kuramayız.
Ancak dedikodunun bir de "karanlık tarafı" var ki, o işin içine girince çaylar boğazda düğümleniyor: İftira! Dedikodu, "Bizim Ahmet Bey, geçen gün belediyeye kendi işini takip etmeye gitmiş" gibi masum bir sosyolojik gözlemken, iftira; "Ahmet Bey aslında oraya tek başına gitmedi, aslında gizli bir imar planını değiştirmek için gece yarısı çilingirle girip kapıları açtırdı" seviyesine gelen o fantastik kurgu romanıdır.
İftira atmak, sanki bir senaristmişsin gibi hiç yaşanmamış olayları, Oscar’lık bir performansla anlatmaktır. İftiracı, yalanın içine bir tutam "gerçek" katarak onu öyle bir servis eder ki, tadından yenmez. Yani, adamın aslında sadece bir daire için tapu dairesine uğradığını bildiğin halde, onu "bütün şehri parsel parsel satıyor" diye anlatırken yüzünün aldığı o masum ifadeyi, Hollywood oyuncuları on yıl eğitim alsa yapamaz! Hani o "yok artık, gerçekten bunu mu yapmış?" dedirten o an var ya, işte iftiracının zirve yaptığı, kendi yazdığı senaryoya kendisinin de inandığı o trajikomik sahnedir.
Peki, neden kendimize ait mis gibi dertlerimiz, bitmek bilmeyen "evde akşam ne pişirsem" krizlerimiz, pazar alışverişi hesaplarımız varken gidip de Mahmut Bey’in oğlunun yeni aldığı arabanın aslında babasının değil de "şirket kasasından" alındığına dair bitmek bilmeyen teorileri dert ediyoruz?
Çünkü kendi hayatımızdaki o "hayat gailesi" bazen fena halde sıkıcı! Kendi faturalarımız, bitmek bilmeyen ev işleri, "bu kış nasıl geçecek?" derdi varken; başkalarının hayatındaki o minik, kaotik, bazen tuhaf detaylar bize inanılmaz bir dizi izleme keyfi veriyor.
Başkası hakkında konuşmak, kendi hayatımızın başrolünden çıkıp bir süreliğine "seyirci koltuğuna" yayılmaktır. "Ben olsam öyle yapmazdım" dediğimiz o an var ya, işte o an dünyanın en bilge, en stratejik, en kusursuz insanı oluveriyoruz. Dedikodu, bizim en ucuz terapimizdir; "En azından benim hayatım onunki kadar karışık değil" demenin en samimi (ve biraz da haylaz) yolu!
Eskiden dedikodu sadece mahalle kahvesinde veya apartman girişinde, o meşhur balkon konuşmalarında yapılırdı. Şimdi ise avucumuzun içine sığdı. Sosyal medya sağ olsun, artık dedikodunun kapsama alanı küresel bir köye dönüştü. Tanımadığınız birinin, hiç bilmediğiniz bir şehirde yediği yemeği, giydiği gömleği veya yaptığı yorumu saatlerce analiz edebiliyoruz.
Algoritmalar bizi sürekli "eleştirme" moduna sokuyor. "Bakın şu ne yapmış!" videoları, içimizdeki o mahalle teyzesini veya amcasını sürekli dürtüyor. Ama ne kadar teknoloji gelişirse gelişsin, o çayın yanına eşlik eden "fısıltı"nın tadı hiçbir dijital platformda yok. Gerçek dedikodu, göz göze bakarak, biraz sesini kısarak ve "İnanabiliyor musun?" diye o kaşları kaldırarak yapılanıdır.
Evet, dedikodu hepimizin içinde uslu bir çocuk gibi bekliyor. Ama şu bir gerçek; yanınızda başkası hakkında "taş" getiren, bir gün gelir sizin hakkınızda "tuğla" götürür. Bunu hepimiz biliyoruz ama yine de o "taş"ı taşımaktan geri durmuyoruz, değil mi?
Bir dahaki sefere birisi kulağınıza eğilip, "Bak sana çok önemli bir şey anlatacağım" dediğinde, derin bir nefes alın. Çayınızdan o ilk sıcak yudumu alın ve "Valla kardeşim, benim bu kış domates kaç para olacak, pazarda fiyatlar ne alemde ona bile kafam basmıyor, hadi boş verelim onları da, senin çocuk nasıl, o ne yapıyor?" deyin.
Hem o anı biraz daha "insani" ve huzurlu bir noktaya çekmiş olursunuz, hem de karşı taraftaki o "dedikodu bombasını" etkisiz hale getirirsiniz.
Ne dersiniz; dünya daha huzurlu, daha az yorucu bir yer olmaz mıydı? Yine de itiraf edelim; biz bu satırları okurken bile, bir sonraki sohbette "Hangi konudan bahsetsek?" diye şimdiden hafif bir kıpırtı hissediyoruz, değil mi?
Vesselam....