Sevgili kardeşim, güzel evladım, kıymetli dostum; Şu an bu satırları okurken gözlerinde o tanıdık yorgunluğu, zihninde ise "yetişemeyeceğim" korkusunun o soğuk gölgesini hissedebiliyorum.
Belki odanın ışığı loş, masanın üzerinde yarım kalmış bir test kitabı, yanında soğumuş bir bardak çay...
Biliyorum, Türkiye’nin dört bir yanında binlerce genç, şu an aynı yükü omuzlarında taşıyor. Sanki bütün bir hayatınız, o küçük kağıtlara, o optik formun üzerindeki minik dairelerin arasına sıkışmış gibi.
Gelin, bir anlığına durun. Kalemi bırakın. Şu an dışarıdaki hayat, o kağıtlardan ibaret değil. Gelin, bir "abi" nasihati, bir "dost" dertleşmesi gibi konuşalım; başkentten bir köye, metropolden küçük bir ilçeye, hepimize, bütün Türkiye’ye seslenelim.
O PUANLAR KİMİN KİMLİĞİ?
Sana "başarılı" olman gerektiğini söylediler, değil mi? "Şu okulu kazanırsan kurtulursun, şu puanı almazsan hayatın kararır" dediler.
Peki, söyle bana; senin vicdanın, senin nezaketin, birine uzattığın yardım elin, bir sokak hayvanına gösterdiğin şefkat hangi testin sorusu?
Bir insanın dürüstlüğü, bir insanın azmi, bir insanın kalbi hangi puanla ölçülüyor?
Sınav, sadece sistemin sana bir "sıra numarası" verme çabasıdır. Ama o numara, senin değerini asla belirlemez.
Eğer bir sınav kağıdında istediğin sonucu alamazsan, bu senin "kaybettiğin" anlamına gelmez.
Sadece o gün, o sorular senin yeteneklerini tam olarak yansıtmamıştır; hepsi bu. Hayat, onlarca kez düşüp, onlarca kez yeniden ayağa kalkma cesaretidir.
ANNE VE BABALARA: EVLADINIZ BİR "PROJE" DEĞİL, BİR "CAN"
Buradan anne ve babalara sesleniyorum: Evlatlarımızı "başarı" makinesine dönüştürmek, onlara yapabileceğimiz en büyük haksızlık.
Onları sadece "kazandıklarıyla" sevmek, onların ruhunu yaralar. Çocuklarımızın gözlerine baktığımızda "Bugün kaç net yaptın?" diye değil, "Bugün seni neler mutlu etti?" diye bakmalıyız.
Evlatlarımız, bizim vitrinimizdeki kupalarımız değil; onlar, yarının dünyasını inşa edecek olan, sevgiye ve güvene muhtaç insanlar.
Bir sınav sonucu için çocuğunuzun omuzlarına yüklediğiniz o "kaybetme korkusu", inanın bana, o sınavın getireceği başarıdan çok daha ağır bir yüktür.
Ona, "Ne olursa olsun yanındayım, senin başarından çok senin iyi bir insan olmanla gurur duyuyorum" dediğinizde, o çocuk zaten dünyanın en büyük sınavını geçmiş demektir.
TÜRKİYE'NİN ASIL GÜCÜ: "SIRALAMA" DEĞİL, "DAYANIŞMA"
Biz büyük bir milletiz. Bizi bir arada tutan şey, birbirimizin başarısıyla yarışmak değil, birbirimizin acısını paylaşmak ve birbirimize destek olmaktır.
Yarın doktor olduğunda, mühendis olduğunda, öğretmen olduğunda veya hayatın başka bir alanında yer aldığında; kimse sana 2026 yılında girdiğin sınavın sonucunu sormayacak.
Herkes sana şunu soracak: "Dürüst müsün? Vicdanlı mısın? Yaptığın işe yüreğini kattın mı?"
İşte asıl sınav bu; hayatın zorluklarına karşı dürüst kalabilmek, kutuplaşmalara inat empati kurabilmek, bencilce bir hırsla değil, toplumsal bir faydayla hareket edebilmek.
BİR UMUT, BİR İNANIŞ
Sevgili genç kardeşim; eğer şu an kalbin kırık, zihnin yorgunsa, kendine zaman tanı. Bir gün güneş doğacak, o sınavlar bitecek ve sen o gün "İyi ki o gün kendime şefkat gösterdim" diyeceksin.
Her son, aslında bambaşka bir başlangıcın kapısıdır. Kapı kapansa da, hayatın sunduğu o koca ormanda senin yürüyeceğin başka bir patika mutlaka vardır.
Başarılı olmak güzeldir, ama "insan" kalabilmek paha biçilemezdir. Kendine güven, kendine inan ve sakın unutma: "Sen, o optik formun üzerindeki bir rakamdan çok daha fazlasısın. Sen, bu ülkenin umudusun."
Şimdi, derin bir nefes al ve unutma; hayat, sadece bir mola yeri olan o sınavlardan çok daha uzun, çok daha güzel bir yolculuk.
Ve biz, bu yolculukta birbirimizin elini tuttuğumuz sürece, her türlü engeli aşarız.