Akşam eve yorgun argın atıyorsun kendini; kumanda bir elde, telefon diğerinde. Sosyal medyayı açıyorsun; birileri bir şeylere köpürmüş, birileri adaletsizlikten feryat figan, bir diğeri "Nereye gidiyor bu dünya?" diye naralar atıyor.
Sen de "Altına imzamı atarım!" deyip beğen butonuna basıyor ya da o gönderiyi paylaşıp vicdanını temize çekiyorsun. Tebrikler! Günlük "duyarlı vatandaşlık" görevini başarıyla tamamladın. Arkana yaslan, huzurla çayını yudumla. Ama dur bakalım; sahiden bir şeyi değiştirdin mi, yoksa o konforlu koltuğundan kalkmamak için kendine koca bir bahane mi ürettin?
*Görselde yapay zekadan faydalanılmıştır.
Bak, etrafına bir dikkat et. Herkes dert küpü! Trafikten şikâyetçiyiz, eğitimden şikâyetçiyiz, liyakatsizlikten feryat ediyoruz, geçim şartları zaten belimizi büktü. Hatta havanın sıcaklığına bile "Ne olacak bu memleketin hali?" diye felsefe yapacak kadar doluyuz. Ama iş "bir taşı yerinden oynatmaya" geldi mi; işte o meşhur, o kapı gibi "Ama..." cümlesi çıkıyor sahneye. "Ama düzen böyle, ne yapsam ki?", "Ama tek başıma ben mi düzelteceğim?", "Ama herkes böyle yapıyor..."
İşte o "ama"lar var ya, bizim prangalarımız. Biz şikâyet ederek aslında o haksızlığa pasif bir onay verdiğimizi örtbas etmeye çalışıyoruz. "Bakın, ben rahatsızım, suç bende değil!" diyoruz. Oysa asıl suç, o yanlışı görüp başını çevirmek ve kendi konfor alanından milim kıpırdamamaktır.
Buna konfor alanını kaybetme korkusu diyorum. Çünkü sen sustuğunda, o yanlışı yapan kişiye "Aynen devam et, benden yana sıkıntı yok" demiş oluyorsun. Sen "düzenim bozulmasın" diye gözünü kapattığında, o haksızlığın kök salmasına çanak tutuyorsun. Sonra da çıkıp "Bu ülke neden böyle?" diye dert yanıyorsun.
İşin en trajikomik yanı da burada bence. En çok şikâyet edenler, mevcut düzenin bozulmasından en çok korkanlar! Neden? Çünkü düzen bozulursa, o şikâyet ederek huzur buldukları "güvenli alanları" da yıkılacak. İnsan şikâyet etmeyi bir kimlik haline getirdiğinde, çözüm üretmenin verdiği o ağır yükten de kurtuluyor. Çözüm, çaba ister; çözüm, terletir; çözüm, koltuktan kalkmayı gerektirir.
Çoğumuz her şey düzelsin istiyoruz ama bedelini başkası ödesin istiyoruz. Biri bir haksızlık veya yolsuzluk yaptığında tepki göstermiyoruz; "onunla başım belaya girmesin" diyoruz. Biri çıkarları için yalan söylendiğinde ya da yolsuzlukla haksız çıkar sağladığında "ağzımın tadı kaçmasın" diye susuyoruz. Sonra da bu yalanların, bu çürümüşlüğün geleceğimizi bir çığ gibi ezdiğini görüyoruz. Ve yine şikâyet ediyoruz! Bu döngüden çıkmanın tek yolu, o "güvenli" koltuktan kalkıp risk almaktır. Gerçekten dürüst olalım; o konforlu koltuğunuz size ne veriyor? Gerçek bir huzur mu, yoksa yavaş yavaş kararan bir geleceği "ön sıradan" izlemenin sağladığı o sahte güvenlik mi?
Hakikat, bizim "kendi halimizde" yaşama sevdamızla hiç ilgilenmiyor. Biz o koltuklarda çayımızı yudumlarken, halının altına süpürdüklerimiz orada birikiyor, şişiyor, büyüyor... Bir gün o halı artık sizi taşıyamaz hale geldiğinde, altınızdan çekilip gidecek. Şikâyet etmeyi bırakıp, "Ben bu konuda ne yapabilirim?" diye sorduğun an, o koltuktan kalktığın andır. Belki dünyayı bir günde kurtaramazsın, usulsüzlükleri bir günde düzeltemezsim. Ama o koltuktan kalktığın an, "sessiz ortaklıktan" çıkıp "sorumlu birey" olduğunun ilanıdır.
O koltuk sizi korumuyor dostum, seni yavaş yavaş "hiçbir şeyi değiştiremeyen, sadece söylenip duran" o etkisiz figürana dönüştürüyor. Oysa hayat, koltukta değil; risk aldığın, gerçeklerle yüzleştiğin ve bir şeyleri düzeltmek için terlediğin o engebeli yolda yaşanıyor. Söyle bakalım; şikâyetlerinin arkasına sığınarak daha ne kadar "güvende" kalmayı umuyorsun?
Söyle bana; hepimizin en az bir kez oturup "Bugün bu sistemi değiştirmek için kendi konforumdan neyi feda ettim?" diye sorması gerekmiyor mu, yoksa biz çoktan "şikâyet etmenin huzuruna" teslim mi olduk?