14 Mayıs’ta, o günün hüznü ve idrakiyle oturup yazmıştım; "Bir insanın sürekli başkalarını konuşması, aslında dünyaya haykırdığı en acıklı itiraftır" diye. O satırlar, insanın kendi içindeki o devasa boşluğu başkalarının hayatlarıyla doldurmaya çalışmasının ne kadar zavallıca bir çaba olduğunu anlatıyordu.
Aradan geçen bu kısa sürede gözlemlediğim bir gerçek var ki, o fısıltı sarmalı sadece bireysel bir zayıflık değil, artık toplumun kılcal damarlarına kadar işlemiş, kolektif bir karakter erozyonuna dönüştü.
Gelin, biraz daha açık, biraz daha sert, biraz daha bizden konuşalım. Ofis koridorlarından, mahalle aralarına, oradan dijital dünyanın o kirli ve karanlık dehlizlerine kadar her yer; hiçbir emek vermeden, sadece başkasının hayatını "kemirerek" var olmaya çalışan parazitlerle doldu. Kendi hayatında tek bir tuğla üstüne tuğla koymamış, karakterinde bir derinlik inşa edememiş ne kadar kifayetsiz varsa, bugün herkesin yaşamına dair keskin hükümler veriyor. Bu, sadece bir dedikodu değil; bu, zihinsel bir tembelliğin ve ruhsal bir çürümenin getirdiği organize bir kötülük.
İş yerinde, arkadaş ortamında veya aile içinde; o "sadece sana anlatıyorum" diye başlayan cümleler, aslında birer güven intiharıdır. Bir başkasının hayatını size meze yapan kişi, sizin sırrınızı da bir sonraki masada bir başkasına servis edeceğinin imzasını atıyordur. Eğer bir dostluk, bir mesai arkadaşlığı ya da bir komşuluk, üçüncü bir kişinin gıyabındaki o "infaz" üzerine kuruluysa, orada ne insanlıktan ne de samimiyetten söz edilebilir. O masada oturanların hepsi suç ortağıdır ve şunu çok iyi bilmeliler ki; o masadan kalkan ilk kişi, bir sonraki mezenin kendisi olacağını adı gibi bilir.
Yüce Yaradan’ın o sarsıcı uyarısını hatırlayın: "Ölü kardeşinizin etini yemekten hoşlanır mı hiç insan? İşte bundan tiksindiniz." O masalarda, o fısıltıların içinde çiğnediğimiz şey başkasının hayatı değil, aslında kendi haysiyetimizdir. Başkasının başarısına "şans", düşüşüne "müstahak" diyerek kendini teselli eden korkakların sığınağıdır bu dedikodu bataklığı. Kendi evindeki yangını söndürmekten aciz olanlar, başkasının bahçesindeki ayrık otlarını temizlemekle meşgul. Fakat o otları temizlerken, kendi çiçeklerinin nasıl kuruyup gittiğini, ruhlarının nasıl tozlu birer gölgeye dönüştüğünü göremiyorlar.
Dijital dünya bu "fısıltı gazetesi"nin cellatlarını daha da keskinleştirdi. Okuduğu hiçbir kitap, kazandığı hiçbir tecrübe yok ama herkesin hayatına dair bir hükmü var. Bilgisi olmayan ama fikri olan bu kitle, kendi mutsuzluğunu başkalarının "enkazı" üzerinden yaşamaya çalışan, karakterini bir başkasının hayatıyla yamayan zavallılardır. Ama şunu asla unutmayın; başkasının enkazından kendinize saray inşa edemezsiniz. O enkazın altında ilk kalacak olan, yine o dedikoduyu üreten zihniyetin ta kendisidir.
Artık bu maskeli baloya bir son verelim. Yüz yüze geldiğimizde takındığımız o sahte nezaket maskeleri, arkamızı döndüğümüz an yerini bıçaklara bırakıyorsa, biz birbirimize yabancılaşmış, insanlığımızı yitirmişiz demektir. Hakkında bilginiz olmayan şeyin ardına düşmeyin; zira kulak, göz ve kalp, bunların hepsi yaptıklarınızdan sorumludur.
Dünya, başkalarının kuyusunu kazanlara değil, kendi zirvesine tırmanma cesareti gösterenlere kalacak. Başkalarının hayatındaki gedikleri aramayı bırakıp, kendi karakterimizdeki o devasa uçurumları yamamaya başladığımız gün, işte o zaman gerçekten yaşamaya başlayacağız. Kendinize bir iyilik yapın ve bugün başkasının hayatını didiklemekten vazgeçin. O zaman asıl büyük boşlukla yüzleşeceksiniz: "Ben kimim ve ne üretiyorum?" İşte bu sorudan korkmayanlar, dünyayı gerçekten değiştirecek olanlardır. Diğerleri ise o kuyu dibinde birbirini çekiştiren, tozlu ve silik birer gölge olarak kalmaya mahkûm.
Söyleyin bakalım; kendi hayatımızın aynasına bakmaya korktuğumuz için mi başkalarının camlarını kırmaya çalışıyoruz?