Bir şehirden diğerine geçerken o tabelaları görmüşsünüzdür: "Hoş geldiniz." Aslında o tabela, sadece bir coğrafi sınırdan değil, zihinlerdeki bir sınırın geçildiğini de müjdeler. Ancak bugün, şehirler arası yollarda değil; kalplerimizin, evlerimizin, hatta sofralarımızın ortasında görünmez, aşılmaz, dikenli tellerden duvarlar örüyoruz. "Öteki" diyoruz. Bizden olmayana, bizim gibi konuşmayana, bizim gibi bakmayana, bizim gibi yaşamayana...
Bugün toplumsal dokumuzun her yerinde bu çatlaklar var. Ve biz, o çatlakları birleştirmek yerine, onları daha da derinleştiren bir kutuplaşma ikliminde yaşıyoruz.
Bir an için durun ve bir "öteki" hayal edin. Siyaseten, inanç olarak, yaşam tarzı olarak sizden tamamen farklı biri. Şimdi ona bir isim verin. Onun da sabahları işe giderken aynı trafikte sıkıştığını, akşamları evde çocuğunun ödeviyle uğraştığını, hayal kırıklıklarıyla uykularının bölündüğünü düşünün. Peki, bizi birbirimizden bu kadar keskin ayıran ne? Bir kağıt parçasına attığımız imza mı? Seçim günü kullandığımız oy mu? Okuduğumuz kitaplar mı? Biz, birbirimizin "etiketlerini" görmekten, insanın "kendisinin" ne olduğunu unuttuk. "Sen şusun, o busun" dediğimiz anda, karşımızdaki insanın o koca hikayesini, yani bir "can" olduğu gerçeğini çöpe atıyoruz. Kutuplaşma, bir toplumu birbirine yabancılaştıran en büyük zehirdir. Birbirimizi anlamadığımız, dinlemediğimiz her an, aslında kendi ortak geleceğimizi biraz daha tüketiyoruz.
Empatiyi, "karşı tarafın haklı olduğunu kabul etmek" sanıyoruz. Hayır, değil. Empati, "onun neden öyle hissettiğini ve düşündüğünü anlama kapasitesi"dir. Karşımdakini sevmek zorunda değilim, onun gibi yaşamak zorunda değilim; ama onun, tıpkı benim gibi bu dünyada var olma hakkına ve kendi doğrularına sahip olduğunu kabul etmek zorundayım. Gerçekten birbirimizin gözünün içine bakıp, "Seni anlamaya çalışıyorum" diyebildiğimiz gün, bu ülke üzerindeki o gri bulutlar dağılacak. Çünkü kutuplaşma, en çok birbirimize olan güven bağımızı kopardı. Güvenin olmadığı bir toplumda, sadece yasalar ve yasaklar hüküm sürer. Oysa bizi bir arada tutan şey, birbirimize duyduğumuz o görünmez, o insani güvendir.
Gelin bu yazıyı bir çağrı olarak kabul edelim. Hayat, herkesin kendi kalesinden birbirine taş attığı bir kuşatma alanı değildir. Hayat, birbirimizin hikayesine konuk olduğumuz, farklılıklarımızı bir mozaik gibi yan yana dizdiğimiz bir ortaklık alanıdır. Farklılıklarımız birer tehdit değil, aslında birer zenginliktir. Eğer herkes birbirinin aynısı olsaydı, o zaman ne yeni bir fikir, ne bir sanat, ne de bir ilerleme olurdu. Güzellik, farklı tonların aynı tuvalde buluşmasıdır.
Bugün, bu yazı bittiğinde, çevrenizdeki o "öteki" ile konuşun. Siyaset konuşmayın, şikayet etmeyin. Birine halini hatırını sorun, samimi bir gülümseme sunun. Birinin hikayesini dinlemek için vaktinizi ayırın. Göreceksiniz ki, duvarlar sanıldığı kadar kalın değilmiş; sadece biz onları, birbirimizle aramıza mesafe koymak için kendimiz örmüşüz. Türkiye, ancak "biz" demeyi öğrendiğimizde büyüyecek. Bu, herkesin aynılaşması değil; herkesin, olduğu haliyle bu masada bir yeri olduğunu kabul etmesiyle olacak. Duvarları yıkmak, sadece biraz cesaret ister. O cesareti gösterip, karşımızdaki insanın elini tutanlar, bu ülkenin asıl mimarları olacaklar.